8 Ağustos 2009 Cumartesi

Hay lanet olsun

Dilimden düşmeyen söz. Sürekli olarak lanet olsun demek istiyorum. En ufak bir terslikte. Kaldıramıyorum.

Dün gece neden bilmiyorum öyle bir kabardı ki içim. Oysa eğlenmiştim. Gün güzeldi bir nebze. Yeni karşılaştığım bir sorun olmadı. Öyle bir doldum öyle bir doldum ki birden ağlamaya başladım. Ağlamamaya en azından sessiz olmaya çalışıyorum ama herkes duysun istiyorum herkes bilsin. Ama gelip sorucaklar sonra "neden ağlıyorsun?" cevap veremem. Çünkü belli "bir şey" değil. Süregelen, dağınık bir konu.

Birden bire gibi gelmişti, ama birden bire değil şimdi düşününce. Abim gece geç geldi. Geldiği gibi annemle mutfakta dertleşmeye başladı. İş sorunları filan. Dertleşmelerini düşündüm. İlk kez olan bişey değil. Annem bana sormaz "nasılsın, bir derdin var mı?" diye, hemen hemen hiç sorduğu olmadı. Sorsa bile savuşturdum. Görünüşte benim dışarıya dönük, konuşkan, atılgan olan. Abim içine kapanık, sessiz, çekimser. Ama ailede benim derdimi merak eden olmadı hiç Babamı geç zaten. Annemi istiyorum ben. O sorsun, o ilgilensin, biraz ilgili olsun. Aynı evde yaşıyoruz diye benim farklı sorunlarımın olmayacağını düşünüyor. Böyle düşünmesin. Gelsin sorsun, yakın dursun. Abim dışarı çıkıyor, sinirli yapıda, iş sorunları bizden farklı, bu yüzden düşmesin üzerine. Bana da düşsün. Ben de aynısını istiyorum. Bekliyorum. Okuldan geldiğimde meraksız bir nasılsın sorardı. Asla kötüyüm dediğim olmadı. Hiç kimse gelip sorsa "kötüyüm" diyemem zaten. Birçok sebepten. Fakat bir insan hiç mi kötü olmaz? Sen anne değil misin, biraz gözlemle hiç iyi duruyor muyum? "Üstüne düşme, sıkma geçer" tüm davranışların aynı mantıkta olmak zorunda mı? Üzerine düş, ben itsem de düş, ilgilen, sor soruştur. Bunu istiyorum.

Abimin doğuştan gelen rahatsızlıkları vardı. Doktorlar ölür demiş vs vs (bak hiç umurumda değil). O yüzden abimle ilgili konulara daha ilgililer. Biliyorum. Abim lisede berbat bir çevre edindi. Günlüklerini okuyup ne derece berbat olduklarına şahit oldum (uyuşturucu filan, bak yine umrumda değil). O güne kadar hiç sağlık dışında "nasılsın" sorusunu sormaya cüret etmemişlerdi biliyorum. Ne ona ne bana. Onlara göre çocukların derdi olmaz. Kafayı bişeye taksalar bile "geçer". O günlüktekilerden sonra annem sanırım hiç abimi karşısına alıp dürüstçe derdini sormadı bildiğim kadarıyla. Babama da söylemedi (ne hoş, onun da "oğlu" çocuğu neden, niye saklıyorsun? dış kapının dış mandalı mı önemsiz gelsin onunla ilgili konular?). Ama o günden sonra biraz biraz ilgili olmaya/davranmaya/görünmeye çalıştı (sadece abime karşı).

Yıllar önce bir gün tüm aile dayılar yengeler teyzeler vs oturmuşken konu ergenliğe geldi. Yengemin kızı küçüktü "ben korkuyorum nasıl atlıcaz" gibi bişeyler demişti. Anneme sordu, "Alakasiz'in ergenliği nasıl geçti?" -ben o sıralar ergenliğimin henüz bitmiş olduğunu, hatta başlamış olduğunu düşünmüyordum-, annem dedi ki "önemsemedim geçti". Bana bakıp güldü. Kan nasıl beynime sıçradı. İlgilenmedim geçti demek ne demek? Azcık ateşim çıksa korkuyorsun, içimde dönen fırtınaları neden önemsemiyorsun?

Ben de sizi boşvereyim öyleyse.

Şehirdışı istiyordum, kendimi bildim bileli hep evin dışında olmak istiyordum. Sonra bişeyler oldu vazgeçtim, üni yüzünden. Şimdi öyle feci istiyorum ki. Orda olayım hatta mümkünse yurtdışı olsun. Uzun süre Türkiye'ye dönmeyeyim. Belki özlerler bişeyler farklı olur. Olmazsa evleneyim adamın biriyle, onu bahane edeyim, görüşmemizi istemiyor yoksa dizinizin dibinden hiç ayrılır mıyım?? Yüzlerini kırk yılda bir göreyim.

Böyle konuşsam başkasının yanında hemen, "olur mu öyle şey, ya öldüklerinde? özlersin o zaman, pişman olursun, deme öyle". Özlemek genine sahip değilim. Giden gitmiştir. Pişman olmam, saçma, olan olmuştur. Hayır birde (tamam burası biraz sorunlu) çocukluğundan beri ebeveynlerinin -ne zor kelime, kökü nerden geliyor?- ölümünü düşlemiş (iyi anlamda değil, hayal etmek), onlarsız kalmanın ne olabileceğini hemen hemen her olasılığıyla (her zaman tüm olasıkları düşünemezsin, Olasılık'ta vardı sanırım) düşünmüş, kendini onlarsız olmaya düşsel olarak hazırlamış biri olarak ölümleri sanmıyorum çok derinden etkilemez. Duygusallıktan ne kadar yoksun sözler değil mi? Böyle değildim ben. Ağızdan çıkıyor olması bile aslında korkutucu ama düşüncem bu. Sanki söylesem, bişey ters gidicek, yukardaki kızıcak (ahiret inancımın olmadığını keşfettim geçende) ve gerçekten üzüleceğim bir konumda olucam. Çocukluktan gelme bir korkutma biçimi, deme öyle başına gelir, deme öyle Allah'ın gücüne gider -gücenmek anlamında galiba-, deme öyle kuantum filan...

Dün yatakta lanet olsun diye diye ağladım. Haykırdım. Güçsüz düştüm haykırışlarım arasında bayıldım/uyudum veya öyle hissettim. Sessizce. Çok ağladım kendimi sakinleştiremedim/sakinleştirmedim. Hem istemedim, hem yapamadım. Biliyordum sabah kalktığımda gözlerim davul gibi olucaktı. Oldu da. Gözlerimi zor açtım. Ama alışkındım zaten buna. İlk değil. Bi ara odadan çıktım. Annem niye gözlerin şiş senin dedi. Bilmiyorum dedim. Genelde uykusuzum derdim. Aman çok önemli sanki? Önemli bulmadı, akışına bıraktı. Sormadı başka.

Akışını bırakmak iyi değil, yatağını eşmek, yolunu değiştirmek gerek işine yaramadığı an. Olaya müdahil olmak gerek. Çabalamak gerek.

Çabalamam gerek. Hayatım için. Geleceğim -varsa- için. Ama çabalayamayacak, denemeye kalkışmayacak kadar yorgunum. İçsel yorgunluk. Akışına bırakıyorum herşeyi elimde olmadan. Kıyıdan lanet ederek fakat kılımı kıpırdatmadan

Yazmam gerek, çünkü kafamı boşaltmalıyım.

Bir iş var, ona başvurmalıyım. Günlerdir erteliyorum.

Yapacağım işler var. Ufak tefek. İstemiyorum yapmıyorum...

Ders çalışmam gerek... Off...

Neyse, boşverin, akışına bırakın, önemsemeyin, oluruna bırakın, hayırlısı deyin geçiştirin... Gününüz nasıl geçiyor sizin?

Hiç yorum yok: