Anlatmaya başladım. Sözlü değil, yine yazarak. Yazıyorum, görmesini istediğim insanların görebileceği bir yere koyuyorum. Genelde bir tepki gelmiyor. Olsun birileri okuyodur. O düşünce bile iyi geliyor aslında.
O yüzden yazmıyorum buraya. Çünkü burayı hep gizlenme aracı olarak kullandım. Gizlenmiyorum eskisi kadar artık.
25 Kasım 2009 Çarşamba
24 Eylül 2009 Perşembe
Ne zaman beni biri sıkıştırsa, bu blogun linkini verip en az hareketle herşeyi açıklamış olmak istiyorum. bak oku burda neler yazıyor demek. çünkü bazı yazıları unuttum bile. fakat en kısa öz en az enerjiyi harcayarak açıklamak. tekrar tekrar kelimeleri düşünceleri birbiri ardına sıralama gereği kalmadan. güçsüz hissediyorum kendimi anlattıkça. en taze üzerinden vakit geçmemişken o an ki duygularımla yazdım buraya. şimdi veya sonra tüm başımdan geçenleri hiç sansürsüz anlatmaya kalkışsam biliyorum yine kendime sakladıklarım olacak. burası öyle dğeil. en sıkıldığım en patladığım anlarda ikinci düzeltmelere girişmeden yazdıklarımı kontrol etmeden aktardım.
çocukluğumda yaşadıklarım mı yoksa yaşamımım belli ??? gitmesi mi beni bu hale getiren bilmiyorum. inanmıyorum sırf ensest tacizlerin, diğer tacizlerin bir insanın hayatını kaydırabileceğine. yaşamış olmama rağmen inanmıyorum. bu kadar etkileyemez gözümde. başka şeyler olmalı. ailemin ilgisizliği katlanmalı. tuhaf bir çocuk oluşum doğru düzgün arkadaş edinememem tuz biber olmalı. aile dışında çevrem olmayışı hesaba katılmalı. annemin bize küfür etmeyi öğretir diye yaştlarımızdan uzak tutması hesaba katılmalı. koca yaşıma rağmen ne madden ne manen hayatı bilmemem hesaba katılmalı. ama tüm bunlar etkiler mi sonuçlar mı bilmiyorum. belki zincirlweme gitti herşey. sonuçlar başka sonuçların etkisi oldu. bilmiyorum...
ilginç koca yaşımda anca bir iki insan çıkıp senin sorunların var gibi cümlesini sarfetti. bunları üstelik şu son bir seneye denk geliyor. yoksa ben mi anlamaya başladım. görmeye kabullenmee başladım?
hiç bir şeyi bilmiyorum. bu halimden nefret ediyorum.
burayı söylesem bak bunları ben yazdım desem ne olacak? en güvendiğim kişileri seçmeye çalışıyorum aklımdan. yok olmuyor. beni daha çok yaralar bilmeleri... nasıl davranırlarsa davransınlar, ister daha içten, anlayışlı, ister eskisi gibi. davranışları hep gözüme batar. bu yüzden böyle davranıyor derim. sürekli şüphe içinde kalırım. biliyorum kendimi.
kendiimi düzeltemiyorum. biliyorum da noluyor? bana göre bir hatayı düzeltmek için önce o hataya sebep olan etkiyi kaldırmak gerekir. yosa baştan savma, derme çatma bir çözüme ulaşırsın. etki orda durdukça sonuçları aynı olur. ha, derine inmek gerekiyor öyleyse. ama bilmiyorum ki kendi kendimeyim anılarımla. nasıl düşünmeliyim, kendime nasıl yanaşmalıyım, nasıl davranmalıyım bilmiyorum... yardıma ihtiyacım var.
benim bi psikoloğa ihtiyacım var.
çocukluğumda yaşadıklarım mı yoksa yaşamımım belli ??? gitmesi mi beni bu hale getiren bilmiyorum. inanmıyorum sırf ensest tacizlerin, diğer tacizlerin bir insanın hayatını kaydırabileceğine. yaşamış olmama rağmen inanmıyorum. bu kadar etkileyemez gözümde. başka şeyler olmalı. ailemin ilgisizliği katlanmalı. tuhaf bir çocuk oluşum doğru düzgün arkadaş edinememem tuz biber olmalı. aile dışında çevrem olmayışı hesaba katılmalı. annemin bize küfür etmeyi öğretir diye yaştlarımızdan uzak tutması hesaba katılmalı. koca yaşıma rağmen ne madden ne manen hayatı bilmemem hesaba katılmalı. ama tüm bunlar etkiler mi sonuçlar mı bilmiyorum. belki zincirlweme gitti herşey. sonuçlar başka sonuçların etkisi oldu. bilmiyorum...
ilginç koca yaşımda anca bir iki insan çıkıp senin sorunların var gibi cümlesini sarfetti. bunları üstelik şu son bir seneye denk geliyor. yoksa ben mi anlamaya başladım. görmeye kabullenmee başladım?
hiç bir şeyi bilmiyorum. bu halimden nefret ediyorum.
burayı söylesem bak bunları ben yazdım desem ne olacak? en güvendiğim kişileri seçmeye çalışıyorum aklımdan. yok olmuyor. beni daha çok yaralar bilmeleri... nasıl davranırlarsa davransınlar, ister daha içten, anlayışlı, ister eskisi gibi. davranışları hep gözüme batar. bu yüzden böyle davranıyor derim. sürekli şüphe içinde kalırım. biliyorum kendimi.
kendiimi düzeltemiyorum. biliyorum da noluyor? bana göre bir hatayı düzeltmek için önce o hataya sebep olan etkiyi kaldırmak gerekir. yosa baştan savma, derme çatma bir çözüme ulaşırsın. etki orda durdukça sonuçları aynı olur. ha, derine inmek gerekiyor öyleyse. ama bilmiyorum ki kendi kendimeyim anılarımla. nasıl düşünmeliyim, kendime nasıl yanaşmalıyım, nasıl davranmalıyım bilmiyorum... yardıma ihtiyacım var.
benim bi psikoloğa ihtiyacım var.
13 Eylül 2009 Pazar
Bu sefer düze çıktım gibi
Mutluyum. Mutluyum kardeşim. Harbi harbi mutluyum. Hayatın bana mutluluğu sürdürme şerefini tattırdığı için şaşkınım. Hiç bozulmadan moralimin yüksek kaldığı olmazdı. Ama oldu işte. Herşey tıkırında. Herşeyden mutlu oluyorum. Her şekilde mutlu kalıyorum. İçten içe korkuyorum ne zaman bitecek bu diye. Çünkü ne zaman mutlu olsam, bütün moralimi neşemi yerle bir edecek bir haber gelir olay olurdu. Öyle ki, üzüntülü bunaltılı zamanlar aylar sürer, mutluluk bir yarım gün bile etmezdi. Yarım bir tebessüm kalırdı elimde. Neyse, ilginçtir uzuun zamandır süre geliyor mutluluğum. Sıyırdığımdan şüphe etmeye başlicam. Olsun şuan ki hali iyi. Hazır mutluluk elimdeyken tadını çıkarayım...
"Şöyle ki, son bir buçuk yıldır filan depresyon belirtileri gösteriyormuşum. İyice kendimi sorgulayınca nedenlerimi düşününce (çünkü bunu hiç yapmamıştım, "öyle olduğu için öyleydi", kendimden kaçıyordum bir nevi) kendi kendime yolları tıkadığımı gördüm. Dibe vurmak için elimden geleni yapmayı bırak, yardım ediyordum. Tüm bu sorgulama şeysi ilk dertmatikte açtığım son konudan sonra başladı. Biri depresyonda mısın demişti. Bilmiyorum. Kabul etmek istemiyorum. Sadece belirtilerini gösteriyordum diyebilirim. Ama depresyon olsa farkedilmemesi mümükün olabilir mi? Hiç sanmıyorum. Neyse, içten içe olabilir belki'lerin ardından sıyrılmaya çalıştığımı anladım. Bişeylerin değişmesi için çabaladığımı. Herneyse.
Sonra birileriyle konuşmaya başladım ufak ufak. Göründüğüm kadar neşeli mutlu olmadığımı anlatmak için. Sorunlarım olduğunu anlatmak için. Ne olduğunu değil. Henüz o mertebeye gelmemiştim. Tepkileri güzel oldu. Yanında oluruz gibi. Sevindim. Rahatladım. Ne düşünmüştüm, ne beklemiştim emin değilim. "Bi siktir git, herkesin derdi var" veya "ergenlik bunaltıları bunlar" "abartıyorsun" "ilgi çekmeye çalışıyorsun" bilmiyorum. Ciddiye alınmayacağımı düşündüm. Denemiş olmak için konuştum. Korktuğum gibi olmadı. Tuhaf bişey, insanların umrunda olmadığımı düşünüyordum, hala kaldı bu fikir. Umrunda olduklarım varmış. Fakat tam inanamıyorum buna. Umursamamak büyük bir kelime olabilir. Yaptıklarının bilinçli olarak umursamamak olduğunu sanmıyorum. Bakarda görmezsin ya, öyle gibi geliyor bana. Kasıtlı değil. Ama umursanmıyor. Gibi geliyor. Neyse.
Sürekli anlatsam mı anlatmasam mı kararsız kalmıştım. Anlatıverdim öylece. Biraz ağladım. Bişey demeden dinledi. Bişeyler diyebilmesini isterdim. "Aman boşver gelir geçer" dememiş olması bile benim için çok şey demek. Dili döndüğünce teselli etti. Çok şey beklememiştim zaten. Birine anlatmış olmak bile yeterliydi benim için. -ha bu arada tek anlattığım son iki yıllık olan olaylar aile daha çok parasal durumlar -"
Yakın çevremde içimi, ruh halimi, dertlerimi bilen biri var ya, bunu bilmek süper hissettiriyor.
"Şöyle ki, son bir buçuk yıldır filan depresyon belirtileri gösteriyormuşum. İyice kendimi sorgulayınca nedenlerimi düşününce (çünkü bunu hiç yapmamıştım, "öyle olduğu için öyleydi", kendimden kaçıyordum bir nevi) kendi kendime yolları tıkadığımı gördüm. Dibe vurmak için elimden geleni yapmayı bırak, yardım ediyordum. Tüm bu sorgulama şeysi ilk dertmatikte açtığım son konudan sonra başladı. Biri depresyonda mısın demişti. Bilmiyorum. Kabul etmek istemiyorum. Sadece belirtilerini gösteriyordum diyebilirim. Ama depresyon olsa farkedilmemesi mümükün olabilir mi? Hiç sanmıyorum. Neyse, içten içe olabilir belki'lerin ardından sıyrılmaya çalıştığımı anladım. Bişeylerin değişmesi için çabaladığımı. Herneyse.
Sonra birileriyle konuşmaya başladım ufak ufak. Göründüğüm kadar neşeli mutlu olmadığımı anlatmak için. Sorunlarım olduğunu anlatmak için. Ne olduğunu değil. Henüz o mertebeye gelmemiştim. Tepkileri güzel oldu. Yanında oluruz gibi. Sevindim. Rahatladım. Ne düşünmüştüm, ne beklemiştim emin değilim. "Bi siktir git, herkesin derdi var" veya "ergenlik bunaltıları bunlar" "abartıyorsun" "ilgi çekmeye çalışıyorsun" bilmiyorum. Ciddiye alınmayacağımı düşündüm. Denemiş olmak için konuştum. Korktuğum gibi olmadı. Tuhaf bişey, insanların umrunda olmadığımı düşünüyordum, hala kaldı bu fikir. Umrunda olduklarım varmış. Fakat tam inanamıyorum buna. Umursamamak büyük bir kelime olabilir. Yaptıklarının bilinçli olarak umursamamak olduğunu sanmıyorum. Bakarda görmezsin ya, öyle gibi geliyor bana. Kasıtlı değil. Ama umursanmıyor. Gibi geliyor. Neyse.
Sürekli anlatsam mı anlatmasam mı kararsız kalmıştım. Anlatıverdim öylece. Biraz ağladım. Bişey demeden dinledi. Bişeyler diyebilmesini isterdim. "Aman boşver gelir geçer" dememiş olması bile benim için çok şey demek. Dili döndüğünce teselli etti. Çok şey beklememiştim zaten. Birine anlatmış olmak bile yeterliydi benim için. -ha bu arada tek anlattığım son iki yıllık olan olaylar aile daha çok parasal durumlar -"
Yakın çevremde içimi, ruh halimi, dertlerimi bilen biri var ya, bunu bilmek süper hissettiriyor.
4 Eylül 2009 Cuma
içimden kanımın çekildiğini hissediyorum. o değilde, kimsenin yardım edemiyor olması çok can sıkıyor. kendi kendime bulunduğun yerde duruyorum. duruyorum. duruyorum. sonra hiç bişey olmuyor. zamanla düzelmiyor. iyileşse bile daha kötüsü geliyor. ruh sağlığımı yitireli çok oldu. ama dayanma gücümü de yitirmek istemiyorum.
"kafana göre bişey emretmeden önce anlamanı beklerdim. sormanı. ama bir bahane uydur bana bakışınla değil, gerçekten anlamak çözüm üretmek için sormanı beklerdim. tek yaptığın emretmek. içini bilmeden dış görünüşünü değiştirmek bir boka yaramıyor. senin gibi bir anne olmaktan korkuyorum, senin gibi bir akraba olmaktan korkuyorum. yakınlarıma senin gibi yanlış davranmaktan korkuyorum. bunların farkında değilsin, ben kendi kendime düşünüyorum...
bazen çok istiyorum, keşke ödül ceza sistemini koysaymışsın. çünkü o zaman iyiye giderken bile sırf süreci hızlandırmak için beni sıkıştırmayı bırakırdın. cezanın ve ödülün ne olduğunun bilincinde olurdun.
senin çocuğun olmaktan memnun değilim, yine de şükretmek gerek değil mi? daha kötüsü olabilirdi"
"kafana göre bişey emretmeden önce anlamanı beklerdim. sormanı. ama bir bahane uydur bana bakışınla değil, gerçekten anlamak çözüm üretmek için sormanı beklerdim. tek yaptığın emretmek. içini bilmeden dış görünüşünü değiştirmek bir boka yaramıyor. senin gibi bir anne olmaktan korkuyorum, senin gibi bir akraba olmaktan korkuyorum. yakınlarıma senin gibi yanlış davranmaktan korkuyorum. bunların farkında değilsin, ben kendi kendime düşünüyorum...
bazen çok istiyorum, keşke ödül ceza sistemini koysaymışsın. çünkü o zaman iyiye giderken bile sırf süreci hızlandırmak için beni sıkıştırmayı bırakırdın. cezanın ve ödülün ne olduğunun bilincinde olurdun.
senin çocuğun olmaktan memnun değilim, yine de şükretmek gerek değil mi? daha kötüsü olabilirdi"
31 Ağustos 2009 Pazartesi
"Normal" bir insan olmak.
Arasıra deniyorum. Başarıyorum gibi. Ufak ufak insanlara dertlerimi anlatmaya başladım. En ufak en önemsiz olanları. İyiyim ya. Mutluyum. Bir çok sebepten buraya yazı yazmak istemiyorum. Öyle.
15 Ağustos 2009 Cumartesi
Çok şey hakkında hiçbirşey
Hayat, insanlar, insan ilişkilerim, moralim, ruh sağlığım/sağlıksızlığım, beden sağlığım, maddi sağlığım, manevi sağlığım, okul eğitim onun gibi şeyler, ailemle aram, geleceğim(?!), gemişim, şuanım, hayallerim, uyku düzenim, yeme düzenim, çalışma düzenim, düşüncelerim, kaygılarım, ümitlerim... Hepsi berbat
Yahu kötü herşey. Nasıl olabiliyor anlamıyorum. Bazen yok diyorum o kadar kötü durumda değilsin, daha kötü olanlar da var, bakıyorum, yok lan öyle bişey?! Dememek gerekir tabii.
Hergün öğleden önce bir çingene ailesi var. Sokak sokak dolaşıp çöpleri karıştırıyorlar. Onları görünce gerçekten iyiyim diyorum. Yukardakilerin hiçbiri iyi değil, ama onlar kadar kötü değil, şükretmek gerek. Bir anne, enbüyüğü 16-18 yaşında bi grup çocuk, bilmiyorum kaç tane 7-8? En küçüğü bebek, annenin sırtında. Hepsi çöpleri araştırıyorlar. Düşünüyorum, kendine ait bir odan yok. Düzgün bir evin yok. Her an istediği şeyi yiyeiyorsun (bunu ben de yapamıyorum), istediği şeyi giyemiyor (kısmen ben de yapamıyorum), ailesiyle arasının iyi olabildiğini sanmıyorum (benim de değil), parası yok (inan bana benimde yok), ileride dönük gerçekleşebileceğine inandığı bir hayali yok (hiç olmadı ki?)... Ama hala ben daha iyi yerdeyim diyorum, evet doğru.
Çingene çocuklarına yüzsüzlükleri yüzünden sinir olmakla beraber, acıyorum. O hayatı nasıl bırakıp gidebilirler nasıl kurtulabilirler düşünüyorum ve bulamıyorum. Okul yüzü görmemiş, tanıdıkları okula gitmemiş, ailesi eğitime önem vermiyor. Hatta her nedense nefret ediyor (?!).
Yazarken sıkıldım. Aslında yazmak istiyorum. Ama "yarın" ne yapacağım hakkında bir fikrim yok o yüzden ne yaparsam yapayım şu aldığım nefes bile "gereksiz" geliyor bana... Yok mu çaresi kurtulmanın?
Hafızam fil gibi.
Aldığım her nefes sıkıcı bence.
Buğra filan vardı bi ara, noldu?
Buğra iyiydi de, çevresi kötüydü.
Sıkıldım yine.
Piç diyesim var
Yahu kötü herşey. Nasıl olabiliyor anlamıyorum. Bazen yok diyorum o kadar kötü durumda değilsin, daha kötü olanlar da var, bakıyorum, yok lan öyle bişey?! Dememek gerekir tabii.
Hergün öğleden önce bir çingene ailesi var. Sokak sokak dolaşıp çöpleri karıştırıyorlar. Onları görünce gerçekten iyiyim diyorum. Yukardakilerin hiçbiri iyi değil, ama onlar kadar kötü değil, şükretmek gerek. Bir anne, enbüyüğü 16-18 yaşında bi grup çocuk, bilmiyorum kaç tane 7-8? En küçüğü bebek, annenin sırtında. Hepsi çöpleri araştırıyorlar. Düşünüyorum, kendine ait bir odan yok. Düzgün bir evin yok. Her an istediği şeyi yiyeiyorsun (bunu ben de yapamıyorum), istediği şeyi giyemiyor (kısmen ben de yapamıyorum), ailesiyle arasının iyi olabildiğini sanmıyorum (benim de değil), parası yok (inan bana benimde yok), ileride dönük gerçekleşebileceğine inandığı bir hayali yok (hiç olmadı ki?)... Ama hala ben daha iyi yerdeyim diyorum, evet doğru.
Çingene çocuklarına yüzsüzlükleri yüzünden sinir olmakla beraber, acıyorum. O hayatı nasıl bırakıp gidebilirler nasıl kurtulabilirler düşünüyorum ve bulamıyorum. Okul yüzü görmemiş, tanıdıkları okula gitmemiş, ailesi eğitime önem vermiyor. Hatta her nedense nefret ediyor (?!).
Yazarken sıkıldım. Aslında yazmak istiyorum. Ama "yarın" ne yapacağım hakkında bir fikrim yok o yüzden ne yaparsam yapayım şu aldığım nefes bile "gereksiz" geliyor bana... Yok mu çaresi kurtulmanın?
Hafızam fil gibi.
Aldığım her nefes sıkıcı bence.
Buğra filan vardı bi ara, noldu?
Buğra iyiydi de, çevresi kötüydü.
Sıkıldım yine.
Piç diyesim var
12 Ağustos 2009 Çarşamba
Sorun sende değil, bende
Düşündüm de, ben hayattan nefret etmiyorum. Bariz kendimden nefret ediyorum. Kendimi sever göklere taşır bir insanım. Ama kendimden nefret ediyorum. Seviyorum ayrı. Ama nefret zamanı geldiğinde herşeye baskın geliyor...
Ha şu dengesizliğimin sebebi ise hayat sanki. Bir iyi bir kötü. Bir kuyuda, bir göklerde. Sanıyordum ki böyle olmasının özünde beni sersemletmek, aptala çevirmek var, hayır yok. Gülümseyesin diye oluyor bunlar.
Allah'ım seni seviyorum biliyorsun di mi?
Ha şu dengesizliğimin sebebi ise hayat sanki. Bir iyi bir kötü. Bir kuyuda, bir göklerde. Sanıyordum ki böyle olmasının özünde beni sersemletmek, aptala çevirmek var, hayır yok. Gülümseyesin diye oluyor bunlar.
Allah'ım seni seviyorum biliyorsun di mi?
Etiketler:
hayat,
internal and external conflict
Hiç birinizi kırmak istemiyorum
Herşey güzel güzel giderken yine bir ufak söz bir ufazık davranışımla herşeyi berbat ediyorum. Ailem bana küsse hiç kimse umrumda olmaz. Ama arkadaşlarım küsmesin. Onlar bana sırtını dönünce hayattan nefret ediyorum. Kendimi çok kötü hissediyorum. Annem bana kızsa bağırsa, umrumda olmaz. Biri bana darılsın kırılsın, kafamı kırmak istiyorum. Hatalar yapıyorum. Dengesiz bir insanım. Düzgün olamıyorum. Ama arkadaşlarım benden vazgeçmesin. Şu hayatta tek dayanaklarım onlar. Özür dilerim binlerce kez. Ama affettirmez biliyorum. Herieyden vazgeçiyorum. Yaşamayı bu dünyaya gelmiş olmamayı istiyorum. Ailem gibi gördüğüm, ilgi sevgi gördüğüm. Ailemden daha fazla yanımda olan insanlar. Ama kırıyorum bir şekilde. Hayattan soğuyorum. Telefonumu kapatıyorum. İnternete girmiyorum. Hayatta dğeilmiş gibi davranıyorum. Çünkü bunu istiyorum. Özür dilerim binlerce kez. Burayı bilmiyorsun, okumuyorsun. Nasıl affediceksin. "Zamanın geçmesini" bekliyip sonra hiç bişey olmamış gibi yine konuşabildiğim zamanları beklicem. Yüzsüzlüğe vurucam. Çünkü özür dileyemiyorum. Kendimi affettiremiyorum. Özür dilerim demek yeterli olmuyor. Gerçekten içimden gelerek dediğime inandıramıyorum...
Özür dilerim...
Özür dilerim...
Etiketler:
özür dilerim
11 Ağustos 2009 Salı
Tek dileğim
Geberip gidersin umarım. Bir damla göz yaşı dökmem emin ol. Hatta sana tecavüz filan etsinler önce, parçalansın bağırsakların.
Dünya üzerinde ennn nefret ettiğim insansın. Bunu asla unutma. Yanıma yaklaşma kendini sevdirmek için. Nefret ediyorum senden.
Dünya üzerinde ennn nefret ettiğim insansın. Bunu asla unutma. Yanıma yaklaşma kendini sevdirmek için. Nefret ediyorum senden.
8 Ağustos 2009 Cumartesi
Hay lanet olsun
Dilimden düşmeyen söz. Sürekli olarak lanet olsun demek istiyorum. En ufak bir terslikte. Kaldıramıyorum.
Dün gece neden bilmiyorum öyle bir kabardı ki içim. Oysa eğlenmiştim. Gün güzeldi bir nebze. Yeni karşılaştığım bir sorun olmadı. Öyle bir doldum öyle bir doldum ki birden ağlamaya başladım. Ağlamamaya en azından sessiz olmaya çalışıyorum ama herkes duysun istiyorum herkes bilsin. Ama gelip sorucaklar sonra "neden ağlıyorsun?" cevap veremem. Çünkü belli "bir şey" değil. Süregelen, dağınık bir konu.
Birden bire gibi gelmişti, ama birden bire değil şimdi düşününce. Abim gece geç geldi. Geldiği gibi annemle mutfakta dertleşmeye başladı. İş sorunları filan. Dertleşmelerini düşündüm. İlk kez olan bişey değil. Annem bana sormaz "nasılsın, bir derdin var mı?" diye, hemen hemen hiç sorduğu olmadı. Sorsa bile savuşturdum. Görünüşte benim dışarıya dönük, konuşkan, atılgan olan. Abim içine kapanık, sessiz, çekimser. Ama ailede benim derdimi merak eden olmadı hiç Babamı geç zaten. Annemi istiyorum ben. O sorsun, o ilgilensin, biraz ilgili olsun. Aynı evde yaşıyoruz diye benim farklı sorunlarımın olmayacağını düşünüyor. Böyle düşünmesin. Gelsin sorsun, yakın dursun. Abim dışarı çıkıyor, sinirli yapıda, iş sorunları bizden farklı, bu yüzden düşmesin üzerine. Bana da düşsün. Ben de aynısını istiyorum. Bekliyorum. Okuldan geldiğimde meraksız bir nasılsın sorardı. Asla kötüyüm dediğim olmadı. Hiç kimse gelip sorsa "kötüyüm" diyemem zaten. Birçok sebepten. Fakat bir insan hiç mi kötü olmaz? Sen anne değil misin, biraz gözlemle hiç iyi duruyor muyum? "Üstüne düşme, sıkma geçer" tüm davranışların aynı mantıkta olmak zorunda mı? Üzerine düş, ben itsem de düş, ilgilen, sor soruştur. Bunu istiyorum.
Abimin doğuştan gelen rahatsızlıkları vardı. Doktorlar ölür demiş vs vs (bak hiç umurumda değil). O yüzden abimle ilgili konulara daha ilgililer. Biliyorum. Abim lisede berbat bir çevre edindi. Günlüklerini okuyup ne derece berbat olduklarına şahit oldum (uyuşturucu filan, bak yine umrumda değil). O güne kadar hiç sağlık dışında "nasılsın" sorusunu sormaya cüret etmemişlerdi biliyorum. Ne ona ne bana. Onlara göre çocukların derdi olmaz. Kafayı bişeye taksalar bile "geçer". O günlüktekilerden sonra annem sanırım hiç abimi karşısına alıp dürüstçe derdini sormadı bildiğim kadarıyla. Babama da söylemedi (ne hoş, onun da "oğlu" çocuğu neden, niye saklıyorsun? dış kapının dış mandalı mı önemsiz gelsin onunla ilgili konular?). Ama o günden sonra biraz biraz ilgili olmaya/davranmaya/görünmeye çalıştı (sadece abime karşı).
Yıllar önce bir gün tüm aile dayılar yengeler teyzeler vs oturmuşken konu ergenliğe geldi. Yengemin kızı küçüktü "ben korkuyorum nasıl atlıcaz" gibi bişeyler demişti. Anneme sordu, "Alakasiz'in ergenliği nasıl geçti?" -ben o sıralar ergenliğimin henüz bitmiş olduğunu, hatta başlamış olduğunu düşünmüyordum-, annem dedi ki "önemsemedim geçti". Bana bakıp güldü. Kan nasıl beynime sıçradı. İlgilenmedim geçti demek ne demek? Azcık ateşim çıksa korkuyorsun, içimde dönen fırtınaları neden önemsemiyorsun?
Ben de sizi boşvereyim öyleyse.
Şehirdışı istiyordum, kendimi bildim bileli hep evin dışında olmak istiyordum. Sonra bişeyler oldu vazgeçtim, üni yüzünden. Şimdi öyle feci istiyorum ki. Orda olayım hatta mümkünse yurtdışı olsun. Uzun süre Türkiye'ye dönmeyeyim. Belki özlerler bişeyler farklı olur. Olmazsa evleneyim adamın biriyle, onu bahane edeyim, görüşmemizi istemiyor yoksa dizinizin dibinden hiç ayrılır mıyım?? Yüzlerini kırk yılda bir göreyim.
Böyle konuşsam başkasının yanında hemen, "olur mu öyle şey, ya öldüklerinde? özlersin o zaman, pişman olursun, deme öyle". Özlemek genine sahip değilim. Giden gitmiştir. Pişman olmam, saçma, olan olmuştur. Hayır birde (tamam burası biraz sorunlu) çocukluğundan beri ebeveynlerinin -ne zor kelime, kökü nerden geliyor?- ölümünü düşlemiş (iyi anlamda değil, hayal etmek), onlarsız kalmanın ne olabileceğini hemen hemen her olasılığıyla (her zaman tüm olasıkları düşünemezsin, Olasılık'ta vardı sanırım) düşünmüş, kendini onlarsız olmaya düşsel olarak hazırlamış biri olarak ölümleri sanmıyorum çok derinden etkilemez. Duygusallıktan ne kadar yoksun sözler değil mi? Böyle değildim ben. Ağızdan çıkıyor olması bile aslında korkutucu ama düşüncem bu. Sanki söylesem, bişey ters gidicek, yukardaki kızıcak (ahiret inancımın olmadığını keşfettim geçende) ve gerçekten üzüleceğim bir konumda olucam. Çocukluktan gelme bir korkutma biçimi, deme öyle başına gelir, deme öyle Allah'ın gücüne gider -gücenmek anlamında galiba-, deme öyle kuantum filan...
Dün yatakta lanet olsun diye diye ağladım. Haykırdım. Güçsüz düştüm haykırışlarım arasında bayıldım/uyudum veya öyle hissettim. Sessizce. Çok ağladım kendimi sakinleştiremedim/sakinleştirmedim. Hem istemedim, hem yapamadım. Biliyordum sabah kalktığımda gözlerim davul gibi olucaktı. Oldu da. Gözlerimi zor açtım. Ama alışkındım zaten buna. İlk değil. Bi ara odadan çıktım. Annem niye gözlerin şiş senin dedi. Bilmiyorum dedim. Genelde uykusuzum derdim. Aman çok önemli sanki? Önemli bulmadı, akışına bıraktı. Sormadı başka.
Akışını bırakmak iyi değil, yatağını eşmek, yolunu değiştirmek gerek işine yaramadığı an. Olaya müdahil olmak gerek. Çabalamak gerek.
Çabalamam gerek. Hayatım için. Geleceğim -varsa- için. Ama çabalayamayacak, denemeye kalkışmayacak kadar yorgunum. İçsel yorgunluk. Akışına bırakıyorum herşeyi elimde olmadan. Kıyıdan lanet ederek fakat kılımı kıpırdatmadan
Yazmam gerek, çünkü kafamı boşaltmalıyım.
Bir iş var, ona başvurmalıyım. Günlerdir erteliyorum.
Yapacağım işler var. Ufak tefek. İstemiyorum yapmıyorum...
Ders çalışmam gerek... Off...
Neyse, boşverin, akışına bırakın, önemsemeyin, oluruna bırakın, hayırlısı deyin geçiştirin... Gününüz nasıl geçiyor sizin?
Dün gece neden bilmiyorum öyle bir kabardı ki içim. Oysa eğlenmiştim. Gün güzeldi bir nebze. Yeni karşılaştığım bir sorun olmadı. Öyle bir doldum öyle bir doldum ki birden ağlamaya başladım. Ağlamamaya en azından sessiz olmaya çalışıyorum ama herkes duysun istiyorum herkes bilsin. Ama gelip sorucaklar sonra "neden ağlıyorsun?" cevap veremem. Çünkü belli "bir şey" değil. Süregelen, dağınık bir konu.
Birden bire gibi gelmişti, ama birden bire değil şimdi düşününce. Abim gece geç geldi. Geldiği gibi annemle mutfakta dertleşmeye başladı. İş sorunları filan. Dertleşmelerini düşündüm. İlk kez olan bişey değil. Annem bana sormaz "nasılsın, bir derdin var mı?" diye, hemen hemen hiç sorduğu olmadı. Sorsa bile savuşturdum. Görünüşte benim dışarıya dönük, konuşkan, atılgan olan. Abim içine kapanık, sessiz, çekimser. Ama ailede benim derdimi merak eden olmadı hiç Babamı geç zaten. Annemi istiyorum ben. O sorsun, o ilgilensin, biraz ilgili olsun. Aynı evde yaşıyoruz diye benim farklı sorunlarımın olmayacağını düşünüyor. Böyle düşünmesin. Gelsin sorsun, yakın dursun. Abim dışarı çıkıyor, sinirli yapıda, iş sorunları bizden farklı, bu yüzden düşmesin üzerine. Bana da düşsün. Ben de aynısını istiyorum. Bekliyorum. Okuldan geldiğimde meraksız bir nasılsın sorardı. Asla kötüyüm dediğim olmadı. Hiç kimse gelip sorsa "kötüyüm" diyemem zaten. Birçok sebepten. Fakat bir insan hiç mi kötü olmaz? Sen anne değil misin, biraz gözlemle hiç iyi duruyor muyum? "Üstüne düşme, sıkma geçer" tüm davranışların aynı mantıkta olmak zorunda mı? Üzerine düş, ben itsem de düş, ilgilen, sor soruştur. Bunu istiyorum.
Abimin doğuştan gelen rahatsızlıkları vardı. Doktorlar ölür demiş vs vs (bak hiç umurumda değil). O yüzden abimle ilgili konulara daha ilgililer. Biliyorum. Abim lisede berbat bir çevre edindi. Günlüklerini okuyup ne derece berbat olduklarına şahit oldum (uyuşturucu filan, bak yine umrumda değil). O güne kadar hiç sağlık dışında "nasılsın" sorusunu sormaya cüret etmemişlerdi biliyorum. Ne ona ne bana. Onlara göre çocukların derdi olmaz. Kafayı bişeye taksalar bile "geçer". O günlüktekilerden sonra annem sanırım hiç abimi karşısına alıp dürüstçe derdini sormadı bildiğim kadarıyla. Babama da söylemedi (ne hoş, onun da "oğlu" çocuğu neden, niye saklıyorsun? dış kapının dış mandalı mı önemsiz gelsin onunla ilgili konular?). Ama o günden sonra biraz biraz ilgili olmaya/davranmaya/görünmeye çalıştı (sadece abime karşı).
Yıllar önce bir gün tüm aile dayılar yengeler teyzeler vs oturmuşken konu ergenliğe geldi. Yengemin kızı küçüktü "ben korkuyorum nasıl atlıcaz" gibi bişeyler demişti. Anneme sordu, "Alakasiz'in ergenliği nasıl geçti?" -ben o sıralar ergenliğimin henüz bitmiş olduğunu, hatta başlamış olduğunu düşünmüyordum-, annem dedi ki "önemsemedim geçti". Bana bakıp güldü. Kan nasıl beynime sıçradı. İlgilenmedim geçti demek ne demek? Azcık ateşim çıksa korkuyorsun, içimde dönen fırtınaları neden önemsemiyorsun?
Ben de sizi boşvereyim öyleyse.
Şehirdışı istiyordum, kendimi bildim bileli hep evin dışında olmak istiyordum. Sonra bişeyler oldu vazgeçtim, üni yüzünden. Şimdi öyle feci istiyorum ki. Orda olayım hatta mümkünse yurtdışı olsun. Uzun süre Türkiye'ye dönmeyeyim. Belki özlerler bişeyler farklı olur. Olmazsa evleneyim adamın biriyle, onu bahane edeyim, görüşmemizi istemiyor yoksa dizinizin dibinden hiç ayrılır mıyım?? Yüzlerini kırk yılda bir göreyim.
Böyle konuşsam başkasının yanında hemen, "olur mu öyle şey, ya öldüklerinde? özlersin o zaman, pişman olursun, deme öyle". Özlemek genine sahip değilim. Giden gitmiştir. Pişman olmam, saçma, olan olmuştur. Hayır birde (tamam burası biraz sorunlu) çocukluğundan beri ebeveynlerinin -ne zor kelime, kökü nerden geliyor?- ölümünü düşlemiş (iyi anlamda değil, hayal etmek), onlarsız kalmanın ne olabileceğini hemen hemen her olasılığıyla (her zaman tüm olasıkları düşünemezsin, Olasılık'ta vardı sanırım) düşünmüş, kendini onlarsız olmaya düşsel olarak hazırlamış biri olarak ölümleri sanmıyorum çok derinden etkilemez. Duygusallıktan ne kadar yoksun sözler değil mi? Böyle değildim ben. Ağızdan çıkıyor olması bile aslında korkutucu ama düşüncem bu. Sanki söylesem, bişey ters gidicek, yukardaki kızıcak (ahiret inancımın olmadığını keşfettim geçende) ve gerçekten üzüleceğim bir konumda olucam. Çocukluktan gelme bir korkutma biçimi, deme öyle başına gelir, deme öyle Allah'ın gücüne gider -gücenmek anlamında galiba-, deme öyle kuantum filan...
Dün yatakta lanet olsun diye diye ağladım. Haykırdım. Güçsüz düştüm haykırışlarım arasında bayıldım/uyudum veya öyle hissettim. Sessizce. Çok ağladım kendimi sakinleştiremedim/sakinleştirmedim. Hem istemedim, hem yapamadım. Biliyordum sabah kalktığımda gözlerim davul gibi olucaktı. Oldu da. Gözlerimi zor açtım. Ama alışkındım zaten buna. İlk değil. Bi ara odadan çıktım. Annem niye gözlerin şiş senin dedi. Bilmiyorum dedim. Genelde uykusuzum derdim. Aman çok önemli sanki? Önemli bulmadı, akışına bıraktı. Sormadı başka.
Akışını bırakmak iyi değil, yatağını eşmek, yolunu değiştirmek gerek işine yaramadığı an. Olaya müdahil olmak gerek. Çabalamak gerek.
Çabalamam gerek. Hayatım için. Geleceğim -varsa- için. Ama çabalayamayacak, denemeye kalkışmayacak kadar yorgunum. İçsel yorgunluk. Akışına bırakıyorum herşeyi elimde olmadan. Kıyıdan lanet ederek fakat kılımı kıpırdatmadan
Yazmam gerek, çünkü kafamı boşaltmalıyım.
Bir iş var, ona başvurmalıyım. Günlerdir erteliyorum.
Yapacağım işler var. Ufak tefek. İstemiyorum yapmıyorum...
Ders çalışmam gerek... Off...
Neyse, boşverin, akışına bırakın, önemsemeyin, oluruna bırakın, hayırlısı deyin geçiştirin... Gününüz nasıl geçiyor sizin?
6 Ağustos 2009 Perşembe
Büyüyorum
Hızla farkediyorum. Ne kadar büyüdüğüm hakkında bir fikrim yok. Bazıları çok çocuksusun diyor bazıları yaşından daha olgunsun. Bazen ben de farkediyorum, büyüyorum. Fakat bir yanım hala çocuk kalmış oluyor. İşin içinden çıkamıyorum.
Bir ay filan önce böyle bir "aydınlanma" yaşadım :) Düşünce olarak. Annem ve halası karşılıklı oturdu, halamın annanesinden bahsettiler. Doğrusu annem tebessümle dinledi, halam anlattı. Ninemdi bahsettikleri, çocukluğumdan beri tanıdığım kişi. Eğer onu hiç tanımamış sadece halamın ağzından anlatılanları duymuş olsaydım, herhalde dünyadaki en melek, en dürüst, en ince düşünceli kişi olduğunu düşünürdüm... Ama tanıyordum. Bende biliyordum onu. Halamın anlattığı kişi tamamen farklıydı. Ha, yalan söylemiyordu, söylediklerinin hiçbiri yalan değildi, ama gerçek kişiliği bu değildi ninemin... Konuşmanın başında ağzım açık, halama belli etmeden dinledim. Yavaş yavaş anladım ki, bir insan bir kişiyi nasıl "görmek" isterse öyle görür.
Halam kendi annesini anlatıyordu, hiçbir kötülüğü olmayan melek gibi insanı. Çünkü o öyle görmek istiyordu. Biraz toz pembe de olsa... Ben annanemlerin yanında kalan zor kişilikli, huysuz yaşlıyı biliyordum. Benim bildiğim hali doğru demiyorum. Ama doğru kısımları da var. Kimse ninem için melek gibi insan demez, kendi kızları hariç. Ama bu insanın bir de oğlu var? Kızları 20lerine gelince evlenip yanından ayrıldılar, ninem ömrünün sonuna kadar oğlu ve geliniyle yaşadı. Ben o yaşadıkları evin içinde tanıdım ninemi, belki biraz bu yüzden bana kötü biri olarak tanıtılda, istemeden. Kimse kalkıp "cadaloz kadın o, onu sevme" demedi. Ama onun yaptıkları, tüm çektirdikleri kavgaları, haksız konuşmaları yanımda anlatıldı. Ben kıl kaptım. Kızı ayda yılda bir hafta onu evine çağırdı evlendikten sonra. Ki bildiğim kadarıyla ne ninem, ne de kendi öz kızı misafirliğin uzun sürmesini istemedi... Buna rağmen, en melek insan oydu halama göre, ona haksızlık yapıldı, o hiç haksızlık yapmadı...
İnsan nasıl görmek isterse öyle görüyormuş.
Durup kendi kendime "büyüdüm ben" dediğimse, annemin gıkını çıkarmadan dinlemesi oldu. Hayır sen yanlış biliyorsun, onun doğrusu bu demedi, aa evet ona çok haksızlık yapıldı demedi. Sadece oturup dinledi. Biraz onaylayarak, ama kendini geri çekerek.
Bazen susup dinlemeyi bilmek gerekirmiş.
Bazen iki farklı düşünce aynı anda doğru olabilrmiş, konu insan olunca.
"Büyüdüm" diyorum. Öyle hissediyorum. Önceden olsa dinlemezdim, hayır bunları bunları yapardı derdim. Dobralığımı kaybettim. Büyüme hoş değil bu yüzden. Bir yandan sevdim, insan dünyasına daha çabuk uyum sağlarım bu yeni özelliğimle.
Sevmedim bu yazıyı.
----
Galiba annemin doğum günü bugün. Geçen sene ailecek unutmuştuk, bu sene de böyle oldu.
Bir ay filan önce böyle bir "aydınlanma" yaşadım :) Düşünce olarak. Annem ve halası karşılıklı oturdu, halamın annanesinden bahsettiler. Doğrusu annem tebessümle dinledi, halam anlattı. Ninemdi bahsettikleri, çocukluğumdan beri tanıdığım kişi. Eğer onu hiç tanımamış sadece halamın ağzından anlatılanları duymuş olsaydım, herhalde dünyadaki en melek, en dürüst, en ince düşünceli kişi olduğunu düşünürdüm... Ama tanıyordum. Bende biliyordum onu. Halamın anlattığı kişi tamamen farklıydı. Ha, yalan söylemiyordu, söylediklerinin hiçbiri yalan değildi, ama gerçek kişiliği bu değildi ninemin... Konuşmanın başında ağzım açık, halama belli etmeden dinledim. Yavaş yavaş anladım ki, bir insan bir kişiyi nasıl "görmek" isterse öyle görür.
Halam kendi annesini anlatıyordu, hiçbir kötülüğü olmayan melek gibi insanı. Çünkü o öyle görmek istiyordu. Biraz toz pembe de olsa... Ben annanemlerin yanında kalan zor kişilikli, huysuz yaşlıyı biliyordum. Benim bildiğim hali doğru demiyorum. Ama doğru kısımları da var. Kimse ninem için melek gibi insan demez, kendi kızları hariç. Ama bu insanın bir de oğlu var? Kızları 20lerine gelince evlenip yanından ayrıldılar, ninem ömrünün sonuna kadar oğlu ve geliniyle yaşadı. Ben o yaşadıkları evin içinde tanıdım ninemi, belki biraz bu yüzden bana kötü biri olarak tanıtılda, istemeden. Kimse kalkıp "cadaloz kadın o, onu sevme" demedi. Ama onun yaptıkları, tüm çektirdikleri kavgaları, haksız konuşmaları yanımda anlatıldı. Ben kıl kaptım. Kızı ayda yılda bir hafta onu evine çağırdı evlendikten sonra. Ki bildiğim kadarıyla ne ninem, ne de kendi öz kızı misafirliğin uzun sürmesini istemedi... Buna rağmen, en melek insan oydu halama göre, ona haksızlık yapıldı, o hiç haksızlık yapmadı...
İnsan nasıl görmek isterse öyle görüyormuş.
Durup kendi kendime "büyüdüm ben" dediğimse, annemin gıkını çıkarmadan dinlemesi oldu. Hayır sen yanlış biliyorsun, onun doğrusu bu demedi, aa evet ona çok haksızlık yapıldı demedi. Sadece oturup dinledi. Biraz onaylayarak, ama kendini geri çekerek.
Bazen susup dinlemeyi bilmek gerekirmiş.
Bazen iki farklı düşünce aynı anda doğru olabilrmiş, konu insan olunca.
"Büyüdüm" diyorum. Öyle hissediyorum. Önceden olsa dinlemezdim, hayır bunları bunları yapardı derdim. Dobralığımı kaybettim. Büyüme hoş değil bu yüzden. Bir yandan sevdim, insan dünyasına daha çabuk uyum sağlarım bu yeni özelliğimle.
Sevmedim bu yazıyı.
----
Galiba annemin doğum günü bugün. Geçen sene ailecek unutmuştuk, bu sene de böyle oldu.
25 Temmuz 2009 Cumartesi
Hala zor
Yeni tanıştığım insanlara anlatması bir nebze kolay oluyor, ki yine de acıtıyor, ama arkadaşlarıma okumuyorum demek, okuldan atıldım demek, ardından binlerce sorunun gelmesi... Çok zor lan.
Param yoktu harç ödemedim, param yoktu, kontür yüklemedim, okulun gönderdiği uyarı mesajları ulaşmadı, kontör yüklemmedim hattım kapandı, okulun uyarı telefonlarını alamadım, param yoktu, ev telefonunun faturasını ödemedik kapandı, okula soramadım ne zaman harç març diye... İnternetten sitesine baktım, harca dair bişey yoktu. Zaten bilsem bile veremezdim, umursamadım bu yüzden. Telefonun açıldığı ilk gün aradım okulu, ilişiğiniz kesildi dediler. Okula gidemedim bir gün bari gitsem belki biraz zaman tanırlardı, param yoktu, başka şehirdeki üniye nasıl gideyim. Kayıt parasını bile borçla ödemiştik.
Tek bir dönemde attılar.
Tüm bunları nasıl anlatayım ki? Kimse bilmiyor bu kadar beter durumda olduğumuzu.
Hiç sevimiyorum muhabbet okula dönsün, konuşsunlar, sorsunlar...
Param yoktu harç ödemedim, param yoktu, kontür yüklemedim, okulun gönderdiği uyarı mesajları ulaşmadı, kontör yüklemmedim hattım kapandı, okulun uyarı telefonlarını alamadım, param yoktu, ev telefonunun faturasını ödemedik kapandı, okula soramadım ne zaman harç març diye... İnternetten sitesine baktım, harca dair bişey yoktu. Zaten bilsem bile veremezdim, umursamadım bu yüzden. Telefonun açıldığı ilk gün aradım okulu, ilişiğiniz kesildi dediler. Okula gidemedim bir gün bari gitsem belki biraz zaman tanırlardı, param yoktu, başka şehirdeki üniye nasıl gideyim. Kayıt parasını bile borçla ödemiştik.
Tek bir dönemde attılar.
Tüm bunları nasıl anlatayım ki? Kimse bilmiyor bu kadar beter durumda olduğumuzu.
Hiç sevimiyorum muhabbet okula dönsün, konuşsunlar, sorsunlar...
Etiketler:
sevgili ex-okuluma öpücükler yolluyorum,
sıkıntı,
üni
17 Temmuz 2009 Cuma
Arsızlaştım
İşimi yapmak istemiyorum. İçimden gelmiyor. Eskiden olsa parası az geldiği için, kendimi heba etmeye değmeyeceğini düşündüğüm için sıkılırdım. Elim gitmezdi. Şimdi neden bilmiyorum. Fazladan fazladan istemediğim halde avans almak mı? İstediğim fiyata ulaştığım için mi? Yine yetmiyor çünkü göt kadar bişey. Ki hoş, bin lira bile olsa yine harcanır giderdi, yetmezdi. Ama bu hiç yetmiyor gibi. Ama ben de hata var, para harcamayı bilmiyorum. Harcayamıyorum lan? Dişimi sıkıyorum sıkıyorum, şunu alayım biriktirip diyorum, sonra sıktığımdan fazlasını çok ihtiyacım olayan bişeye harcıyorum...
İşi yapmamak için elimden geleni ardıma koymuyorum... Hangi noktadan sonra bu derece arsızlaştım bilmiyorum. Elimden gelenin fazlasını yapmak istedim eskiden, bir dese bin yapardım. Şimdi iki dese bir bile yapasım gelmiyor. Güveniyor ama bana. Hem de çok. Yüzünü kara çıkarmamalıyım...
İşi yapmamak için elimden geleni ardıma koymuyorum... Hangi noktadan sonra bu derece arsızlaştım bilmiyorum. Elimden gelenin fazlasını yapmak istedim eskiden, bir dese bin yapardım. Şimdi iki dese bir bile yapasım gelmiyor. Güveniyor ama bana. Hem de çok. Yüzünü kara çıkarmamalıyım...
16 Temmuz 2009 Perşembe
Şu sıralar...
Yok hayır onu seviyor değilim. Hatta gıcık oluyorum. Ama benden hoşlanıyor olmasından hoşlanıyorum. Bir anı bir anını tutmuyor (bu biraz benim özelliğimdi sanki). Ama böyle bana deli olsun ben yüz vermeyeyim filan istiyorum. Var mı böyle bişey ya?
Ki, tek bir kişi için değil, benden hoşlanmış herkese yaptığım şey bu. Onlar benden hoşlanmasın, ben onlardan hoşlanayım filan. Niye böyle bu...
Hatta benim için ölsün bitsin, skime takmayayım...
----
Çoğu zaman özgüvenim tepede, bazense bi bok bile değilim diyorum. Olduğum gibi kalmaktan korkuyorum. Şuanı tekrar yaşamak belki dayanırım, ama bu durumun, tüm bu değişkenlerin değişmeden hayatımı etkilemeye devam etmesinden korkuyorum. Korku? Tam kelime değil. İçten içe ürkmek? Belki...
Hiçbir duygumda ciddi değilim. Belki nefret en kesin çizgileriyle içimde duran. Üzüntü, evet çok var ama geçiyor. Hatta çok üzülmenin iyi bişey olduğuna karar verdim ben. Elindekilerin değerini anlıyorsun. Elinde çürük bir elma varken ve bunu yememek için burun kıvırırken, vakti gelince bunu bile özlüyorsun.
Yavaş yavaş kendime geliyorum sanırım. Geldiğim kendim miyim? Bir değişim oluyor, içimde, dışım yine aynı. Kesin olmayan şeyler hala var, hafızam, bilmemezliklerim, eminsizliklerim
Daha iyi hissediyorum kendimi.
Dışarı yine çıkamıyorum ama. İnsanların sorularından kaçıyorum. Kimseye diyemiyorum sebebini. Bir yıldır görüşmediğim biri vardı. Beni evine çağırdı. Başka arkadaşlarla toplaşacaktık. Olmaz belki dedim. Ama biliyordum gitmeyeceğimi. "Bir yıl boyunca ne yaptın" sorularından kaçtım. İşin mi var dedi, bişeyler geveledim. Yalan söylemem. Sevmiyorum. Söyleyemiyorum. Çok utanırım yalanım çıksa. Ve gitmedim. Bugündü. Gitmicem demedim bile. Aklımdan çıkmış numarası çekiyorum biraz. Söylesem neden gelmeyeceğimi, bahanem yok. Gel diye ısrar edecek, soru soracak. Sorular yoruyor beni. Bir "okuyor musun?" sorusuna bile cevap vermekte zorlanıyorum. Okuluma gitmem gerek, eskisine, hocalarımla karşılaşmak istemiyorum. Soru sormalarından kurcalamalarından korkuyorum. Ben nasıl okumam?
Aslında ara sıra gözümde büyütüyormuşum gibi geliyor. Ama elimde olan bişey, kendim istedim beklemeyi desem sorulara göğüs gererim (bir nebze, o kadar güçlü olduğumu sanmıyorum), ama elimde olan bişey değildi. Bu gücüme gidiyor. Bu yıl bir yere girmek zorundayım, kendi ruh sağlığım için...
Yanımda asla okul muhabbeti açılsın istemiyorum... Kaçıyorum muhabbetten, dolayısıyla insanlardan. İnterneti sevme sebebim bu işte, insanlar mimiklerini, yüz şeklini, ses tonunu, vurgunu, ruh halini, moralini fark etmiyor. Konuşmak daha kolay oluyor. Konu değiştirdiğinde karşındaki hassas bir yere değdiğini fark etmiyor. İlişkiler daha kolay böyle.
Şuan bulunduğum halden memnun değilim. İnsanlar hele tanıdıklarım arkadaşlarım, beni böyle görmesin istiyorum. İçi kof bir özgüven bendeki. Göstermelik. Bazen gerçekten öyle hissediyorum. Ama biri o an kötü bişey desin. Anında tıs....
Çok karmaşığım be.. Sürekli kendi kendimi yalanlamış oluyorum, sözlerimle, davranışlarımla. Süper hafızam var diyorum. An geliyor nasıl dejavü doluyor. Nasıl süngere dönüyor. Öyle bulanıklaşıyor ki o anlar içinden kesin belirgin bir an, tat, koku, isim, mekan, zaman seçemiyorum hiç bişey. Her şey birbirine karışıyor. Kişiler, konuşmalar, tam dilimin ucuna geliyor. Hatırlayamıyorum. Ya yüzü aklıma geliyor ası hakkında fikrim yok, ya da zaman aklıma geliyor olay hakkında...
Lisede alan seçicez, ben ya sayısal ya tamamen sözel istiyorum. Karşıyım tm'ye. Ama her ikisi arasında gidip geliyorum. Bi o, bi o. Sene sonu geliyor. Müdür sayı az olursa sözel açmayız diyor. Sözel isteyenler adam toplamaya çalışıyor sınıf açılsın diye. Bana gelip soruyorlar, aa Alakasız sendin sözel isteyen di mi?, yoo ne alaka diyorum. Ve bunu içten söylüyorum. Sözel istemiyorum ki ben diyorum, başkasıdır o diyorum. Tamamen aklımdan uçuyor sözel... İki gün sonra, konuyu duyuyorum açılmamış diye, aa diyorum ne güzel olurdu açılsaydı, ben de giderdim... Uzunca bir süre fark etmiyorum dediklerimi... Ama zaten o zamanlar şalterin attığı dönemlerdi...
Çok karmaşığım be..
Ki, tek bir kişi için değil, benden hoşlanmış herkese yaptığım şey bu. Onlar benden hoşlanmasın, ben onlardan hoşlanayım filan. Niye böyle bu...
Hatta benim için ölsün bitsin, skime takmayayım...
----
Çoğu zaman özgüvenim tepede, bazense bi bok bile değilim diyorum. Olduğum gibi kalmaktan korkuyorum. Şuanı tekrar yaşamak belki dayanırım, ama bu durumun, tüm bu değişkenlerin değişmeden hayatımı etkilemeye devam etmesinden korkuyorum. Korku? Tam kelime değil. İçten içe ürkmek? Belki...
Hiçbir duygumda ciddi değilim. Belki nefret en kesin çizgileriyle içimde duran. Üzüntü, evet çok var ama geçiyor. Hatta çok üzülmenin iyi bişey olduğuna karar verdim ben. Elindekilerin değerini anlıyorsun. Elinde çürük bir elma varken ve bunu yememek için burun kıvırırken, vakti gelince bunu bile özlüyorsun.
Yavaş yavaş kendime geliyorum sanırım. Geldiğim kendim miyim? Bir değişim oluyor, içimde, dışım yine aynı. Kesin olmayan şeyler hala var, hafızam, bilmemezliklerim, eminsizliklerim
Daha iyi hissediyorum kendimi.
Dışarı yine çıkamıyorum ama. İnsanların sorularından kaçıyorum. Kimseye diyemiyorum sebebini. Bir yıldır görüşmediğim biri vardı. Beni evine çağırdı. Başka arkadaşlarla toplaşacaktık. Olmaz belki dedim. Ama biliyordum gitmeyeceğimi. "Bir yıl boyunca ne yaptın" sorularından kaçtım. İşin mi var dedi, bişeyler geveledim. Yalan söylemem. Sevmiyorum. Söyleyemiyorum. Çok utanırım yalanım çıksa. Ve gitmedim. Bugündü. Gitmicem demedim bile. Aklımdan çıkmış numarası çekiyorum biraz. Söylesem neden gelmeyeceğimi, bahanem yok. Gel diye ısrar edecek, soru soracak. Sorular yoruyor beni. Bir "okuyor musun?" sorusuna bile cevap vermekte zorlanıyorum. Okuluma gitmem gerek, eskisine, hocalarımla karşılaşmak istemiyorum. Soru sormalarından kurcalamalarından korkuyorum. Ben nasıl okumam?
Aslında ara sıra gözümde büyütüyormuşum gibi geliyor. Ama elimde olan bişey, kendim istedim beklemeyi desem sorulara göğüs gererim (bir nebze, o kadar güçlü olduğumu sanmıyorum), ama elimde olan bişey değildi. Bu gücüme gidiyor. Bu yıl bir yere girmek zorundayım, kendi ruh sağlığım için...
Yanımda asla okul muhabbeti açılsın istemiyorum... Kaçıyorum muhabbetten, dolayısıyla insanlardan. İnterneti sevme sebebim bu işte, insanlar mimiklerini, yüz şeklini, ses tonunu, vurgunu, ruh halini, moralini fark etmiyor. Konuşmak daha kolay oluyor. Konu değiştirdiğinde karşındaki hassas bir yere değdiğini fark etmiyor. İlişkiler daha kolay böyle.
Şuan bulunduğum halden memnun değilim. İnsanlar hele tanıdıklarım arkadaşlarım, beni böyle görmesin istiyorum. İçi kof bir özgüven bendeki. Göstermelik. Bazen gerçekten öyle hissediyorum. Ama biri o an kötü bişey desin. Anında tıs....
Çok karmaşığım be.. Sürekli kendi kendimi yalanlamış oluyorum, sözlerimle, davranışlarımla. Süper hafızam var diyorum. An geliyor nasıl dejavü doluyor. Nasıl süngere dönüyor. Öyle bulanıklaşıyor ki o anlar içinden kesin belirgin bir an, tat, koku, isim, mekan, zaman seçemiyorum hiç bişey. Her şey birbirine karışıyor. Kişiler, konuşmalar, tam dilimin ucuna geliyor. Hatırlayamıyorum. Ya yüzü aklıma geliyor ası hakkında fikrim yok, ya da zaman aklıma geliyor olay hakkında...
Lisede alan seçicez, ben ya sayısal ya tamamen sözel istiyorum. Karşıyım tm'ye. Ama her ikisi arasında gidip geliyorum. Bi o, bi o. Sene sonu geliyor. Müdür sayı az olursa sözel açmayız diyor. Sözel isteyenler adam toplamaya çalışıyor sınıf açılsın diye. Bana gelip soruyorlar, aa Alakasız sendin sözel isteyen di mi?, yoo ne alaka diyorum. Ve bunu içten söylüyorum. Sözel istemiyorum ki ben diyorum, başkasıdır o diyorum. Tamamen aklımdan uçuyor sözel... İki gün sonra, konuyu duyuyorum açılmamış diye, aa diyorum ne güzel olurdu açılsaydı, ben de giderdim... Uzunca bir süre fark etmiyorum dediklerimi... Ama zaten o zamanlar şalterin attığı dönemlerdi...
Çok karmaşığım be..
1 Temmuz 2009 Çarşamba
Hayat güzel şey
Çoğu zaman farkında olmuyorum. Ama güzel şey. Ve aynı zamanda bu güzel hayatta yaşanacak çok şey var. Güzeliyle çirkiniyle. Çirkin olmazsa güzeli nasıl tanımlayabilirsin ki?
Çok mu pembe oldu bu sözler?
Bir kaç zamandır çok büyük bir isteğim var. "Ölmeden önce yapılması gereken şeyler" listesine dahil;
Kaptanlık belgesi alıcam (büyük demiştim), bir şekilde yelkenlim veya teknem olacak (kiralık veya değil önemli değil), o tekneyle doğduğum yerden denize açılıcam, biraz kıyıdan dolaşıp sonra denizin ortasından (henüz karar veremediğim) bi yere varıcam. Ama asıl konu bu değil, bütün bir yolculuk boyunca elimde kaliteli çözünürlüğü yüksek, pilleri (tabii ki şarjlı ve) uzun süre giden, içindeki hafıza kartı olabilecek en büyük boyutta (çok büyük isteğim dedimdi) bi fotoğraf makinesi olmalı. Yanında tripod. Bu makina otomatik olarak dakikada şu kadar veya şu süre boyunca şu kadar kare fotoğraflayabilmeli (fotoğraf makinelerinden hiç anlamam). Daha sonra ben o kareleri bilgisayara atıcam. Bir binlerce foto editleyebilecek kapasitede program bulup o kareleri tek kare haline getiricem. Yani fotonun en solunda açıldığım iskele, en sağında demir attığım iskele, ortada geçtiğim yerler olacak. Gayet büyük yer kaplayan bir dosya olur sanırım. Belki istediğim yerlerden keser birkaç parça haline getiririm. Daha sonra 360desktop programı bulup onlar yuvarlak haline de getirebilirim. Ama gidiş dönüş çekmem gerekir, başladığı yerden bittiği yere, sonra tekrar başladığı yere...
Her vapur/gemi/tekne/feribot/motor/sandal/roro vb.lerine binişimde bu istek aklıma geliyor... Birgün yapmalıyım bunu.
Mutluyum bugün. Hoş birgün. Denizin üzerinde olmayı seviyorum. İçinde asla.
Çok mu pembe oldu bu sözler?
Bir kaç zamandır çok büyük bir isteğim var. "Ölmeden önce yapılması gereken şeyler" listesine dahil;
Kaptanlık belgesi alıcam (büyük demiştim), bir şekilde yelkenlim veya teknem olacak (kiralık veya değil önemli değil), o tekneyle doğduğum yerden denize açılıcam, biraz kıyıdan dolaşıp sonra denizin ortasından (henüz karar veremediğim) bi yere varıcam. Ama asıl konu bu değil, bütün bir yolculuk boyunca elimde kaliteli çözünürlüğü yüksek, pilleri (tabii ki şarjlı ve) uzun süre giden, içindeki hafıza kartı olabilecek en büyük boyutta (çok büyük isteğim dedimdi) bi fotoğraf makinesi olmalı. Yanında tripod. Bu makina otomatik olarak dakikada şu kadar veya şu süre boyunca şu kadar kare fotoğraflayabilmeli (fotoğraf makinelerinden hiç anlamam). Daha sonra ben o kareleri bilgisayara atıcam. Bir binlerce foto editleyebilecek kapasitede program bulup o kareleri tek kare haline getiricem. Yani fotonun en solunda açıldığım iskele, en sağında demir attığım iskele, ortada geçtiğim yerler olacak. Gayet büyük yer kaplayan bir dosya olur sanırım. Belki istediğim yerlerden keser birkaç parça haline getiririm. Daha sonra 360desktop programı bulup onlar yuvarlak haline de getirebilirim. Ama gidiş dönüş çekmem gerekir, başladığı yerden bittiği yere, sonra tekrar başladığı yere...
Her vapur/gemi/tekne/feribot/motor/sandal/roro vb.lerine binişimde bu istek aklıma geliyor... Birgün yapmalıyım bunu.
Mutluyum bugün. Hoş birgün. Denizin üzerinde olmayı seviyorum. İçinde asla.
Etiketler:
mutluyum,
ölmeden önce yapılması gerekenler
27 Haziran 2009 Cumartesi
This is my shelter
Dedi ki; bütün gün orda ne yapıyorsun? Biliyorum işin akşama kadar sürmüyor? Ne yapıyorsun bu saate kadar?
Ne dedim hatırlamıyorum.
Dedi ki; arada odadan dışarı çık. Yaşadığını hissedeyim.
Sorun şu ki yaşadığımı ben bile hissetmek istemiyorum. Hele yaşadığımı farketsin hiç istemiyorum. Ruh gibi gezineyim. Varlığım yokluğum bir olsun.
Ama tuhaf geldi bu çıkışı. Hiç böyle bişey yapmazdı? Şimdiye kadar üstün körü şikayet etmişti "bütün gün bilgisayar başındasın?!". Eee? Başındaysam n'olmuş? Muhabbet mi edicez eğer kalkarsam? Hayır. Bugüne kadar olmadı böyle bişey. Sanıyorum ki beni odadan çıkarabilmek için yemek yer misin diye sormuyor. Acıkayım, çıkarım belki odadan sanıyor. Olmaz öyle bişey.
İçim sıkılıyor dediğim de banane der gibi "ben ne yapabilirim?" diyen biri yaşadığımı hissetse ne olacak?
Yine de tuhaftı bu çıkışı. Hayır yine çıkmadım odadan. Odanın dışında olmak çok farklı değil. Orda da sıkılıcam. Hem de daha beter. Güldüğüm sevindiğim bişey olmayacak.
Sevmiyorum ailemi.
Bir de küsme huyu var ki deli ediyor beni. Arkadaş arası sohbetler de konu denk geldiği zaman hiç küser mi anne çocuğuna edebiyatı yapıyor. E küsüyorsun ya bas baya? Konuşmuyorsun günlerce? Zaten normalde de konuşmuyorsun. Sade bu sefer ufak tefek emir cümlelerin de kalkmış oluyor ortadan.
Şu evden gittiğim gün kına yakıcam.
Ne dedim hatırlamıyorum.
Dedi ki; arada odadan dışarı çık. Yaşadığını hissedeyim.
Sorun şu ki yaşadığımı ben bile hissetmek istemiyorum. Hele yaşadığımı farketsin hiç istemiyorum. Ruh gibi gezineyim. Varlığım yokluğum bir olsun.
Ama tuhaf geldi bu çıkışı. Hiç böyle bişey yapmazdı? Şimdiye kadar üstün körü şikayet etmişti "bütün gün bilgisayar başındasın?!". Eee? Başındaysam n'olmuş? Muhabbet mi edicez eğer kalkarsam? Hayır. Bugüne kadar olmadı böyle bişey. Sanıyorum ki beni odadan çıkarabilmek için yemek yer misin diye sormuyor. Acıkayım, çıkarım belki odadan sanıyor. Olmaz öyle bişey.
İçim sıkılıyor dediğim de banane der gibi "ben ne yapabilirim?" diyen biri yaşadığımı hissetse ne olacak?
Yine de tuhaftı bu çıkışı. Hayır yine çıkmadım odadan. Odanın dışında olmak çok farklı değil. Orda da sıkılıcam. Hem de daha beter. Güldüğüm sevindiğim bişey olmayacak.
Sevmiyorum ailemi.
Bir de küsme huyu var ki deli ediyor beni. Arkadaş arası sohbetler de konu denk geldiği zaman hiç küser mi anne çocuğuna edebiyatı yapıyor. E küsüyorsun ya bas baya? Konuşmuyorsun günlerce? Zaten normalde de konuşmuyorsun. Sade bu sefer ufak tefek emir cümlelerin de kalkmış oluyor ortadan.
Şu evden gittiğim gün kına yakıcam.
23 Haziran 2009 Salı
Be little bitty
Little bitty olsak, küçük bir dünya, küçük bir hayat, küçük dertler, küçük mutluluklar... Belki daha büyük gelir o zaman o küçük mutluluklar. Kaçırdıklarını görmez insan, görmeyince üzülmez.
have a little love on a little honeymoon
you got a little dish and you got a little spoon
a little bitty house and a little bitty yard
a little bitty dog and a little bitty car.
well, it's alright to be little bitty
a little hometown or a big old city
might as well share, might as well smile
life goes on for a little bitty while.
a little bitty baby in a little bitty gown
it'll grow up in a little bitty town
a big yellow bus and little bitty books
it all started with a little bitty look.
well, it's alright to be little bitty
a little hometown or a big old city
might as well share, might as well smile
life goes on for a little bitty while.
(yeaahh)
you know you got a job and a little bitty check
a six pack of beer and television set
little bitty world goes around and around
little bit of silence and a little bit of sound.
a good ole boy and a pretty little girl
start all over in a little bitty world
little bitty plan and a little bitty dream
it's all part of a little bitty scheme.
it's alright to be little bitty
a little hometown or a big old city
might as well share, might as well smile
life goes on for a little bitty while.
it's alright to be little bitty
a little hometown or a big old city
might as well share, might as well smile
life goes on for a little bitty while.
Ufak bir hayat.
have a little love on a little honeymoon
you got a little dish and you got a little spoon
a little bitty house and a little bitty yard
a little bitty dog and a little bitty car.
well, it's alright to be little bitty
a little hometown or a big old city
might as well share, might as well smile
life goes on for a little bitty while.
a little bitty baby in a little bitty gown
it'll grow up in a little bitty town
a big yellow bus and little bitty books
it all started with a little bitty look.
well, it's alright to be little bitty
a little hometown or a big old city
might as well share, might as well smile
life goes on for a little bitty while.
(yeaahh)
you know you got a job and a little bitty check
a six pack of beer and television set
little bitty world goes around and around
little bit of silence and a little bit of sound.
a good ole boy and a pretty little girl
start all over in a little bitty world
little bitty plan and a little bitty dream
it's all part of a little bitty scheme.
it's alright to be little bitty
a little hometown or a big old city
might as well share, might as well smile
life goes on for a little bitty while.
it's alright to be little bitty
a little hometown or a big old city
might as well share, might as well smile
life goes on for a little bitty while.
Ufak bir hayat.
21 Haziran 2009 Pazar
17 Haziran 2009 Çarşamba
Pcden uzak kaldım
Ders çalışamıyorum. Zamanım yok. Ufak tefek boş aralarım oluyor. O sırada canım çekmiyor. Pc'ye dokunamıyorum bile. İşimi bile halledemiyorum. Vaktim yok!
Bilgisayar bağımlılığım duruluyor yavaş yavaş. Ama içten içe durulsun istemiyorum. Yine zamanı unutayım. Zaman mekan algım yitsin. Ama yok diyorum bak topu topu bir yılın kaldı. Süper büyük hedeflerin isteklerin var. Onlara ulaşmak için çalışmalısın. Kendi kendimi çalışırken hayal ediyorum :) Ama o ilk başlangıç ateşini veremiyorum kendime. Çok maymun iştahlıyım. Ve şu aralar gerçekten çok zor, normalden daha zor bişeye odaklanmam. Biraz çok az geçti gibi. En azından kendi düşüncelerimle kendi kendimi boğmuyorum. Ama hala tam düzlüğe çıkmış değilim. Bekliyorum. Neyi bekliyorum emin değilim. Zamanı gelicek. O zamanın gelmesini değil; gelmiş olmasını bekliyorum. Gelmesini beklesem yine o bulamadığım ateşe ihtiyacım olacak. Yok öylesini istemiyorum ben. Bana hazır yapılmışı verilsin :)
Bunları bir yana bırakırsak;
Yine "bir ara" yazacağım, anlatacağım çok şey var. Anlamadığım çok şey var. Anlamadığım halde anlatmak istediğim çok şey var. Vaktim yok!
Hiç anlamadığım şeyler de var... Hatta basbaya anlamıyorum. İnsan ilişkilerinde çok berbatım. Hmm.. Yaşam koçu filan tutayım ben, nereye harcasam karar veremeyeceğim kadar çok param olunca :)
Başka bişeyler dicektim ama unuttum. Umursamama huyumu geri edindim. Mutluyum. Mutlu olduğum için mi kendimi daha mutlu kılacak takmama alışkanlığımı geri getirdim, yoksa mutlu olma sebebim bu hale getirdi bilemiyorum. Mutlu olma sebebim ne? Tam emin değilim.
Bir yıl boyunca görüşemeyeceğim arkadaşım geldi. Ama ben onu görmeye gidemiyorum vakitsizlik yüzünden. O kadar ters bir zaman oldu ki. Başka bir arkadaşımı ise bir yıldır görmedim, göremiyorum yine.
Eskiden olsa (şöyle bir ay geriye gitmek yeter) çok feci takardım buna. Sabah kalktığımda, gün boyu, yatarken hep aklımda olurdu. Şimdi çok takıyor değilim doğrusu. Umursamaz olmadım tam anlamıyla, ama biliyorum bir ileri derecesi umursamaz olmak, sonra gamsız olmak. Gamsız olamam ben. Çok fazla düşünüyorum. Tekrar tekrar, bana bir yararı olmayacak düşünceleri tekrar ediyorum... Ama böyleyim işte.
Buluşmaya gidebilsem bi ara güzel olacak. Ama yok...
Pff... Buna da razıyım. Bu kadarına bile. Bu da bişeydir di mi?
Hmm asıl diyeceğim konudan saptım sanırım. Ama hatırlamıyorum şuan neydi...
Bilgisayar bağımlılığım duruluyor yavaş yavaş. Ama içten içe durulsun istemiyorum. Yine zamanı unutayım. Zaman mekan algım yitsin. Ama yok diyorum bak topu topu bir yılın kaldı. Süper büyük hedeflerin isteklerin var. Onlara ulaşmak için çalışmalısın. Kendi kendimi çalışırken hayal ediyorum :) Ama o ilk başlangıç ateşini veremiyorum kendime. Çok maymun iştahlıyım. Ve şu aralar gerçekten çok zor, normalden daha zor bişeye odaklanmam. Biraz çok az geçti gibi. En azından kendi düşüncelerimle kendi kendimi boğmuyorum. Ama hala tam düzlüğe çıkmış değilim. Bekliyorum. Neyi bekliyorum emin değilim. Zamanı gelicek. O zamanın gelmesini değil; gelmiş olmasını bekliyorum. Gelmesini beklesem yine o bulamadığım ateşe ihtiyacım olacak. Yok öylesini istemiyorum ben. Bana hazır yapılmışı verilsin :)
Bunları bir yana bırakırsak;
Yine "bir ara" yazacağım, anlatacağım çok şey var. Anlamadığım çok şey var. Anlamadığım halde anlatmak istediğim çok şey var. Vaktim yok!
Hiç anlamadığım şeyler de var... Hatta basbaya anlamıyorum. İnsan ilişkilerinde çok berbatım. Hmm.. Yaşam koçu filan tutayım ben, nereye harcasam karar veremeyeceğim kadar çok param olunca :)
Başka bişeyler dicektim ama unuttum. Umursamama huyumu geri edindim. Mutluyum. Mutlu olduğum için mi kendimi daha mutlu kılacak takmama alışkanlığımı geri getirdim, yoksa mutlu olma sebebim bu hale getirdi bilemiyorum. Mutlu olma sebebim ne? Tam emin değilim.
Bir yıl boyunca görüşemeyeceğim arkadaşım geldi. Ama ben onu görmeye gidemiyorum vakitsizlik yüzünden. O kadar ters bir zaman oldu ki. Başka bir arkadaşımı ise bir yıldır görmedim, göremiyorum yine.
Eskiden olsa (şöyle bir ay geriye gitmek yeter) çok feci takardım buna. Sabah kalktığımda, gün boyu, yatarken hep aklımda olurdu. Şimdi çok takıyor değilim doğrusu. Umursamaz olmadım tam anlamıyla, ama biliyorum bir ileri derecesi umursamaz olmak, sonra gamsız olmak. Gamsız olamam ben. Çok fazla düşünüyorum. Tekrar tekrar, bana bir yararı olmayacak düşünceleri tekrar ediyorum... Ama böyleyim işte.
Buluşmaya gidebilsem bi ara güzel olacak. Ama yok...
Pff... Buna da razıyım. Bu kadarına bile. Bu da bişeydir di mi?
Hmm asıl diyeceğim konudan saptım sanırım. Ama hatırlamıyorum şuan neydi...
Etiketler:
ders çalışmam gerek,
plan
Ruğn
Life is a long road to ruin.
Aklıma geldi. Olsaydı böyle bi söz güzel olurdu. Yok ise bile artık var. Creative common rigth filan alayım ben buna. Güzelmiş.
Ben sözüm artık bu. Özlü söz oldu. Evet.
Aklıma geldi. Olsaydı böyle bi söz güzel olurdu. Yok ise bile artık var. Creative common rigth filan alayım ben buna. Güzelmiş.
Ben sözüm artık bu. Özlü söz oldu. Evet.
15 Haziran 2009 Pazartesi
Ders çalışcaktım bugün sözde.
Yine güneş doğmadan uyandım. Güneş doğduktan sonra acıkıp kahvaltı yaptım. Sonra her zamanki gibi uykum geldi yattım uyudum. Sabah 9da zor kalktım.
Ders çalışıcam bugün. Akşam üstü misafir gelicek. Ama çalışıcam. En azından bir kitab açıcam veya bir soru dahi olsa çözücem.
Ha bide sayaç eklemeyi düşünüyorum. Össye kalan günü ayı saati yazsın.
Yine güneş doğmadan uyandım. Güneş doğduktan sonra acıkıp kahvaltı yaptım. Sonra her zamanki gibi uykum geldi yattım uyudum. Sabah 9da zor kalktım.
Ders çalışıcam bugün. Akşam üstü misafir gelicek. Ama çalışıcam. En azından bir kitab açıcam veya bir soru dahi olsa çözücem.
Ha bide sayaç eklemeyi düşünüyorum. Össye kalan günü ayı saati yazsın.
Etiketler:
ders çalışmam gerek,
öss,
plan
12 Haziran 2009 Cuma
11 Haziran 2009 Perşembe
Radiate
Sıkıldım, ama önce sıkılmalar gibi içten gelen bir buhran değil. Sadece yapcak bişey olmamasından dolayı sıkıldım.
Yapcak çok iş var ama tembelim sanırsam.
Çook şey yapılcak;
-Bi ara eski okula gidilcek
-Bi ara sulu boya kalemi alıncak (almadan önce bulmalıyım galiba :/)
-Bi ara resim yapılcak pc'de
-Bi ara Office 2007 key'i buluncak, kurulcak
-Bi ara Illustrator buluncak, kurulcak
-Bi ara bulamadığım müsükler istenilcek arkadaştan bulunması istenilcek
-Bi ara makinenin kullanım kılavuzu okuncak
-Bi ara ders çalışılcak, tahminen mat2 den başlarım
-Bi ara alışveriş yapılcak irili ufaklı şeyler alıncak
-Bi ara şu taslaklarım bitirilcek
-Bi ara bulmak isteyip bulamadıklarım bulunacak internetten
-Bi ara ufacık bir linke bir "tık" yapıcam
-Bi ara arkadaşın sitesini kurcalicam, öneride buluncam
-Bi ara arkadaşa last.fm sayfası düzenlicem
-Bi ara misafir gelcek internetten uzak olcam
-Bi ara düğün olcak, giysi seçmeli/dikmeliyim
-Bi ara arkadaşımla buluşcam
-Bi ara başka bi arkadaşımla buluşcam
-Bi ara odamı köşe bucak silmeliyim
-Bi ara nevresim değiştirmeliyim (bunu bile yapmıyorum)
-Bi ara ütü yapmalıyım (giycek bişey kalmicak)
-Bi ara bişeyler daha yapmalıydım
-Bi ara 1,5 yıl önce söz verdiğim bir resmi tamamlamalıyım
-Bi ara hmm unuttum?
Radiate sevdim bu şarkıyı.
Yapcak çok iş var ama tembelim sanırsam.
Çook şey yapılcak;
-Bi ara eski okula gidilcek
-Bi ara sulu boya kalemi alıncak (almadan önce bulmalıyım galiba :/)
-Bi ara resim yapılcak pc'de
-Bi ara Office 2007 key'i buluncak, kurulcak
-Bi ara Illustrator buluncak, kurulcak
-Bi ara bulamadığım müsükler istenilcek arkadaştan bulunması istenilcek
-Bi ara makinenin kullanım kılavuzu okuncak
-Bi ara ders çalışılcak, tahminen mat2 den başlarım
-Bi ara alışveriş yapılcak irili ufaklı şeyler alıncak
-Bi ara şu taslaklarım bitirilcek
-Bi ara bulmak isteyip bulamadıklarım bulunacak internetten
-Bi ara ufacık bir linke bir "tık" yapıcam
-Bi ara arkadaşın sitesini kurcalicam, öneride buluncam
-Bi ara arkadaşa last.fm sayfası düzenlicem
-Bi ara misafir gelcek internetten uzak olcam
-Bi ara düğün olcak, giysi seçmeli/dikmeliyim
-Bi ara arkadaşımla buluşcam
-Bi ara başka bi arkadaşımla buluşcam
-Bi ara odamı köşe bucak silmeliyim
-Bi ara nevresim değiştirmeliyim (bunu bile yapmıyorum)
-Bi ara ütü yapmalıyım (giycek bişey kalmicak)
-Bi ara bişeyler daha yapmalıydım
-Bi ara 1,5 yıl önce söz verdiğim bir resmi tamamlamalıyım
-Bi ara hmm unuttum?
Radiate sevdim bu şarkıyı.
8 Haziran 2009 Pazartesi
Mutluuu
Mutluyum. Ama yazmak gelmiyor içimden :)
Mutluyum işte.
Bu blog işi kötü bir yandan. Bir yandan da güzel.
Bir yandan güzel çünkü anlatamadığım herşeyi paylaşacak kimsem olmadığı her an yazabiliyorum, ki yok genelde öyle biri.
Kötü çünkü bazen herkese anlattığım güzel olayları veya ne bileyim o an kafamı takmış olduğum ve önüme gelen herkese anlattığım şeyleri de yazmak istiyorum. Ama bu seferde ya elime yüzüme bulaştırcakmışım gibi geliyor ya yalan söyleyecekmişim ya da hiç yazmazsam sürekli bir kötü olana odaklanma varmış gibi.
Uf yine kimlik bunalımlarına gireyim. Tam olsun
Yok mutluyum ben bugün.
Mutluyum işte.
Bu blog işi kötü bir yandan. Bir yandan da güzel.
Bir yandan güzel çünkü anlatamadığım herşeyi paylaşacak kimsem olmadığı her an yazabiliyorum, ki yok genelde öyle biri.
Kötü çünkü bazen herkese anlattığım güzel olayları veya ne bileyim o an kafamı takmış olduğum ve önüme gelen herkese anlattığım şeyleri de yazmak istiyorum. Ama bu seferde ya elime yüzüme bulaştırcakmışım gibi geliyor ya yalan söyleyecekmişim ya da hiç yazmazsam sürekli bir kötü olana odaklanma varmış gibi.
Uf yine kimlik bunalımlarına gireyim. Tam olsun
Yok mutluyum ben bugün.
5 Haziran 2009 Cuma
Ondan bundan
Ne çok şey yazmışım ben.
Daha yazcak çok şey var aslında. Sadece yazmayı istemiyorum.
Resim yapıyorum artık! Hemde istediğim gibi oluyor. Ama yine hala dikkat eksikliği var.
Moralim iyiyken yapabiliyorum sadece. Yok bişeye kızdıysam, en ufak bir şeye bile olsa, içimde büyüyo büyüyo kocaman oluyor. O zaman hiç bişey yapmak istemiyorum.
Ne zaman kendimi iyi hissedip ne zaman kötü olacağımı kestiremiyorum. Aynı gün içinde farklı saatlerde çok mutlu ve çok mutsuz olabiliyorum. Mutlu olma sebebimde küçük, minicik bir şey, hani sadece bir tebessüm edip unutulacak cinsten. Ama benim için nimet bu. O küçük tebessüm büyüyor, büyüyor kocaman bir sırıtmaya dönüşüyor. Aynı şekilde ufacık kelimeler, ufacık görüntüler, saniyeyi bile doldurmayan anılar beni hayattan bezdirebiliyor.
Tahammülüm azaldı. Farkındayım. Söylüyorum. Neden diyorlar. Anlatmak istemiyorum. Ani davranışları olan biri gibi duruyorum. Belki de öyleyim emin değilim.
Yazmak istemiyorum dedim. Ama yazdıkça yazası geliyor insan. Başka olaylar içinde böyle olsa (tam burda içimden geçen kelime "keşke"oldu, diyorum, "ben" dediğim bene aykırı düşüyorum, ben bu değildim. ben asla keşke demezdim. demeyi düşünmezdim bile)
Değil uzak geleceğe, yakın geleceğe hatta yarın için bile bir planım yok. Şu saatte şunu yapıcam şeklinde değil, yarına şu işim bitmesi gerek şeklinde bile yok. Yarın ne yapayım? Pc başında oturayım bile demiyorum, çünkü bilmiyorum. Öyle
Çok karışıklaştı içim.
Daha yazcak çok şey var aslında. Sadece yazmayı istemiyorum.
Resim yapıyorum artık! Hemde istediğim gibi oluyor. Ama yine hala dikkat eksikliği var.
Moralim iyiyken yapabiliyorum sadece. Yok bişeye kızdıysam, en ufak bir şeye bile olsa, içimde büyüyo büyüyo kocaman oluyor. O zaman hiç bişey yapmak istemiyorum.
Ne zaman kendimi iyi hissedip ne zaman kötü olacağımı kestiremiyorum. Aynı gün içinde farklı saatlerde çok mutlu ve çok mutsuz olabiliyorum. Mutlu olma sebebimde küçük, minicik bir şey, hani sadece bir tebessüm edip unutulacak cinsten. Ama benim için nimet bu. O küçük tebessüm büyüyor, büyüyor kocaman bir sırıtmaya dönüşüyor. Aynı şekilde ufacık kelimeler, ufacık görüntüler, saniyeyi bile doldurmayan anılar beni hayattan bezdirebiliyor.
Tahammülüm azaldı. Farkındayım. Söylüyorum. Neden diyorlar. Anlatmak istemiyorum. Ani davranışları olan biri gibi duruyorum. Belki de öyleyim emin değilim.
Yazmak istemiyorum dedim. Ama yazdıkça yazası geliyor insan. Başka olaylar içinde böyle olsa (tam burda içimden geçen kelime "keşke"oldu, diyorum, "ben" dediğim bene aykırı düşüyorum, ben bu değildim. ben asla keşke demezdim. demeyi düşünmezdim bile)
Değil uzak geleceğe, yakın geleceğe hatta yarın için bile bir planım yok. Şu saatte şunu yapıcam şeklinde değil, yarına şu işim bitmesi gerek şeklinde bile yok. Yarın ne yapayım? Pc başında oturayım bile demiyorum, çünkü bilmiyorum. Öyle
Çok karışıklaştı içim.
2 Haziran 2009 Salı
Aptal olmak istiyorum
O derece aptal olayım ki, yaptığım hataları, kırdığım potları, yanlışlarımı görmeyeyim farketmeyeyim. Süper aptal olayım böyle alık bişey. Zaten zekamdan şüphem var. Ama eser miktarda var akıl. Bu yüzden de hata yaptığım zaman farkediyorum, yaptıktan sonra. Mükemmel değil hayatım, ufak bozukluklar değil gözüme çarpan. O kadar çok olmaması gereken var ki, yeni bir tane daha eklenmesini kabul edemiyor bünyem.
Aptal olayım, beyinsiz biri, ne kadar aptal olduğumu hayatta farkedemeyecek kadar salak akılsız biri, o zaman görmem yanlışlarımı mutlu olurum. Kendi kendimin moralini bozabilme yetimi de kaybederim hem. Güzel olur
Aptal olayım, beyinsiz biri, ne kadar aptal olduğumu hayatta farkedemeyecek kadar salak akılsız biri, o zaman görmem yanlışlarımı mutlu olurum. Kendi kendimin moralini bozabilme yetimi de kaybederim hem. Güzel olur
Bir istek
Lisedeyken tam kafa dengim dediğim arkadaşımla ordan burdan konuşurken hayallerden bahsetmiştik. Hiçbir hayalim gerçekleşmemişti o zamana kadar. Onun da sadece bir tanesi gerçekleşmiş. O yaz yurtdışına gitmişti. Yurtdışına gitmiş olmak değildi hayali tabii, ailesinden uzakta istediği gibi yaşayabilmekti.
Dedim ne zaman bir şey hakkında hayal kursam olacağı varsa bile olmuyor. Ona da öyle olmuşmuş. Şimdi tam (ahh! Aklıma Türkçe değil İngilizce geliyor kelimeler) -certain- değil konuştuğumuz konu. Üniversite olabilir. Bir kaç şey vardı o zamanlar. Tuhaf, hatırlamıyorum. Tam diyordum yarın şöyle şöyle olacak. Atıyorum, şu elbiseyi almaya gidicem. Ama kesin bişey bu (certain kesin demekti). Yani para hazır. Plan hazır. Gidicem yapıcam. Hiç muallakta olan bişey yok, yani "şöyle şöyle olursa zamanım kalırsa gidicem" değil. Bişey oluyor o gün veya son dakka. Ya paramı başka şeye vermem gerekiyor -ki para durumları zaten çok kıt- ya da bir işim çıkıyor gidemiyorum. Yada ayırttırdığım halde 2 saat geçiktiğim için alamıyorum. Sadece parayla ilgili bir konu değil. Diyelim ki sınav var, sınavdan sonraki saat boş, ben o saatte okul içinde veya dışında bişeyler yapıcam. Müdürden filan izin almışız. Bi bakıyorum boş derse zorla hoca gelmiş banane izninden diyor. Zorla başka bir ders işletiyor.
Bir sınav vardı. Türkiye çapında büyük bişey. Tek seferlik yapılıyor. Eminim, hocam da emin, yüksek bişeyler yapıcam. Üstelik yüksek yaparsam hem Öss için (ek puan) hem burs (özel burs) için iyi. Bi bakıyorsun, sınavın yapılacağı saatte başka bir hoca sınav koyuyor. Benim dersim izin vermiyorum diyor. Diyorum hocam, tüm Türkiye'de aynı saatte yapılıyor. Başka girme imkanım yok. O sınavdan çıkıp hemen sizinkine girerim. Hoca Nuh diyor, peygamber demiyor.
-Ben size (iki kişiydik) başka soru hazırlayamam, vaktim yok.
-Bir ders erteleyin?
-Benim o saatte dersim var olmaz.
-Girmemiz gerek?
-Benim dersim önemsiz mi?
Sonuç; vermedi izin mizin. Aynı saatte oldu iki sınav, diğer sınava gireceğime Türkçe sınavına girdim. Sınav tekrar edilmedi. Ben (biz) kala kaldık.
Sonraki iki ay boyunca, hem okulda hem dershanede "Alakasız, söyle bir sınav vardı, girmiş miydin?" sorusu soruldu. Açıklamakta zorlandım. Hayır her iki sınavı yapan hoca beni sever, ben de onları severim. Ama ikisi de inat çıktı. Olan bana oldu.
Birinci filan gelir miydin veya dereceye girer miydim, kuşkulu. Ama gerçekten çok büyük bir fırsattı.
Ha bunu gibi binlercesi var. Ne zaman şu gün şu satte şu olacak desem. Hayalime o denli yaklaşsam uçar gider.
Yalancı çıkmaya başlamıştım artık. "Şunu yaptın mı?" "Hayır iptal oldu". Hayır, bir de öyle bir iptal oluyor ki, ertelenme değil, direk iptal (call off-cancel). O yüzden planlarımdan ve düşüncelerimden bahsetmemeye başlamıştım. Ne de olsa gerçek olmayacaklar.
Neyse, üniversite işi de böyle olacak gibime gelmişti artık. Ki oldu. Benimde hatalarım oldu. Ama sonuç olarak oldu.
Şimdi de, üniversite işi aynı olacak sanki. Hayallerimi ve hedeflerimi küçük tutmam gerekiyor ki bi tarafınan yakalayayım.
Bugün, bir isteğim gerçekleşti. Yıllardır istediğim. Ama öyle aklıma geldikçe. Olsun bu, lütfen, olsun bu şeklinde yalvardığım bişey değildi. Sadece son bir yıldır fena halde içim kalıyordu. E, bunca yıl istedim, şimdi mutlu olmam gerek dimi? Duygularım da hiç bir değişim olmadı. Süper mutlu filan olmam gerekir. Ama o kadar süründürdü ki. Son bir aydır o kadar yaklaşmışken, kesin son anda yine elimden uçacak diyordum. Yine bir aksilik olacak. Yine olmayacak bu. Ama oldu? Sanırım sinirlerim fazla bozuldu artık. İdrak edemiyorum durumu. Belki bir kaç gün içinde kademeli olarak sevinç gelir :)
Ufak ufak isteklerim gerçekleşir oldu bir de. Olmasa sorun olmaz dediklerim. Ama büyükleri olmuyor işte. O yüzden diyorum. Eğer küçük olursa sahip olabilirim.
Bu büyük üni hayalim neydi; ailemden uzakta (puanı çok yüksek) bir üniversitede yatılı kalıcaktım. Ayda yılda bir ailemle görüşmüş olacaktım. Belki özlemeyi öğrenicektim. Uzak kalınca aramız düzelicekti. Hatta uzun süre okulu filan bahane ederek sadece telefonda görüşecektim. Araya özlem girince insanlar yumuşar gibime geliyor bana. Hem onlar için hem de benim için iyi olacaktı. Şuan o kadar ters bir durumdayım ki (situation).
Oldukça boş vaktim varken, dağlar kadar yapmam etmem (handle) gereken işler varken, yapamıyorum. "Tırnaklarımla kazarak geldim" demem gerekiyor herhalde tüm herşeyin bitti yerde. O bitiş ne zaman olur olur mu bilmiyorum.
Yine belirsizlik. Ama bu sefer sıkıntı yok.
Bir şey istedim ve oldu!
Artık hiçbir hayalim gerçekleşmedi demem sanırım.
Güzel bişey bu (evet parça parça anlamaya başlıyorum :))
Dedim ne zaman bir şey hakkında hayal kursam olacağı varsa bile olmuyor. Ona da öyle olmuşmuş. Şimdi tam (ahh! Aklıma Türkçe değil İngilizce geliyor kelimeler) -certain- değil konuştuğumuz konu. Üniversite olabilir. Bir kaç şey vardı o zamanlar. Tuhaf, hatırlamıyorum. Tam diyordum yarın şöyle şöyle olacak. Atıyorum, şu elbiseyi almaya gidicem. Ama kesin bişey bu (certain kesin demekti). Yani para hazır. Plan hazır. Gidicem yapıcam. Hiç muallakta olan bişey yok, yani "şöyle şöyle olursa zamanım kalırsa gidicem" değil. Bişey oluyor o gün veya son dakka. Ya paramı başka şeye vermem gerekiyor -ki para durumları zaten çok kıt- ya da bir işim çıkıyor gidemiyorum. Yada ayırttırdığım halde 2 saat geçiktiğim için alamıyorum. Sadece parayla ilgili bir konu değil. Diyelim ki sınav var, sınavdan sonraki saat boş, ben o saatte okul içinde veya dışında bişeyler yapıcam. Müdürden filan izin almışız. Bi bakıyorum boş derse zorla hoca gelmiş banane izninden diyor. Zorla başka bir ders işletiyor.
Bir sınav vardı. Türkiye çapında büyük bişey. Tek seferlik yapılıyor. Eminim, hocam da emin, yüksek bişeyler yapıcam. Üstelik yüksek yaparsam hem Öss için (ek puan) hem burs (özel burs) için iyi. Bi bakıyorsun, sınavın yapılacağı saatte başka bir hoca sınav koyuyor. Benim dersim izin vermiyorum diyor. Diyorum hocam, tüm Türkiye'de aynı saatte yapılıyor. Başka girme imkanım yok. O sınavdan çıkıp hemen sizinkine girerim. Hoca Nuh diyor, peygamber demiyor.
-Ben size (iki kişiydik) başka soru hazırlayamam, vaktim yok.
-Bir ders erteleyin?
-Benim o saatte dersim var olmaz.
-Girmemiz gerek?
-Benim dersim önemsiz mi?
Sonuç; vermedi izin mizin. Aynı saatte oldu iki sınav, diğer sınava gireceğime Türkçe sınavına girdim. Sınav tekrar edilmedi. Ben (biz) kala kaldık.
Sonraki iki ay boyunca, hem okulda hem dershanede "Alakasız, söyle bir sınav vardı, girmiş miydin?" sorusu soruldu. Açıklamakta zorlandım. Hayır her iki sınavı yapan hoca beni sever, ben de onları severim. Ama ikisi de inat çıktı. Olan bana oldu.
Birinci filan gelir miydin veya dereceye girer miydim, kuşkulu. Ama gerçekten çok büyük bir fırsattı.
Ha bunu gibi binlercesi var. Ne zaman şu gün şu satte şu olacak desem. Hayalime o denli yaklaşsam uçar gider.
Yalancı çıkmaya başlamıştım artık. "Şunu yaptın mı?" "Hayır iptal oldu". Hayır, bir de öyle bir iptal oluyor ki, ertelenme değil, direk iptal (call off-cancel). O yüzden planlarımdan ve düşüncelerimden bahsetmemeye başlamıştım. Ne de olsa gerçek olmayacaklar.
Neyse, üniversite işi de böyle olacak gibime gelmişti artık. Ki oldu. Benimde hatalarım oldu. Ama sonuç olarak oldu.
Şimdi de, üniversite işi aynı olacak sanki. Hayallerimi ve hedeflerimi küçük tutmam gerekiyor ki bi tarafınan yakalayayım.
Bugün, bir isteğim gerçekleşti. Yıllardır istediğim. Ama öyle aklıma geldikçe. Olsun bu, lütfen, olsun bu şeklinde yalvardığım bişey değildi. Sadece son bir yıldır fena halde içim kalıyordu. E, bunca yıl istedim, şimdi mutlu olmam gerek dimi? Duygularım da hiç bir değişim olmadı. Süper mutlu filan olmam gerekir. Ama o kadar süründürdü ki. Son bir aydır o kadar yaklaşmışken, kesin son anda yine elimden uçacak diyordum. Yine bir aksilik olacak. Yine olmayacak bu. Ama oldu? Sanırım sinirlerim fazla bozuldu artık. İdrak edemiyorum durumu. Belki bir kaç gün içinde kademeli olarak sevinç gelir :)
Ufak ufak isteklerim gerçekleşir oldu bir de. Olmasa sorun olmaz dediklerim. Ama büyükleri olmuyor işte. O yüzden diyorum. Eğer küçük olursa sahip olabilirim.
Bu büyük üni hayalim neydi; ailemden uzakta (puanı çok yüksek) bir üniversitede yatılı kalıcaktım. Ayda yılda bir ailemle görüşmüş olacaktım. Belki özlemeyi öğrenicektim. Uzak kalınca aramız düzelicekti. Hatta uzun süre okulu filan bahane ederek sadece telefonda görüşecektim. Araya özlem girince insanlar yumuşar gibime geliyor bana. Hem onlar için hem de benim için iyi olacaktı. Şuan o kadar ters bir durumdayım ki (situation).
Oldukça boş vaktim varken, dağlar kadar yapmam etmem (handle) gereken işler varken, yapamıyorum. "Tırnaklarımla kazarak geldim" demem gerekiyor herhalde tüm herşeyin bitti yerde. O bitiş ne zaman olur olur mu bilmiyorum.
Yine belirsizlik. Ama bu sefer sıkıntı yok.
Bir şey istedim ve oldu!
Artık hiçbir hayalim gerçekleşmedi demem sanırım.
Güzel bişey bu (evet parça parça anlamaya başlıyorum :))
1 Haziran 2009 Pazartesi
She dışında öznesi olan şarkılar yok mudur?
Tüm gün müzik dinliyorum ne güzel. Yeni müzisyenler keşfediyorum ne güzel. Yeni yeni şarkıları loop'a alıp dinliyorum ne güzel. Yalnız en süper şarkıların öznesi hep she oluyor. "she fuckin hates me" "sarışınlar boktur" "stupid girls" RHCP sürekli "şi"ye adıyor şarkılarını zaten.
Şimdi listeme baktım da o kadar çok değilmiş she li şarkılar. Ama diğerleri de kişiye yazılmış değil. Olaya duyguya filan. Yani yine he yok. He'ye nefretlerini bildiren güzel şarkılar yok mudur?
O değilde, bakarken farkettim yine, listemin büyük çoğunluğu erkek grup/kişilerden oluşuyor.
Teomanın Terlemeden sevişenler'i RHCP'ın bir şarkısına fena halde benziyor. Ama çıkaramıyorum hangisi.
She fuckin hates mi çalarken bütün kalbimle inanarak (o ne demek ki??) eşlik ediyorum sözlerine. ama adam eski sevgilisine yazmış şarkıyı. Üstelik "She". Kendini o adamın yerine doyduran şarkılar var böyle. Pff yazarken sıkıldım yine.
Şimdi listeme baktım da o kadar çok değilmiş she li şarkılar. Ama diğerleri de kişiye yazılmış değil. Olaya duyguya filan. Yani yine he yok. He'ye nefretlerini bildiren güzel şarkılar yok mudur?
O değilde, bakarken farkettim yine, listemin büyük çoğunluğu erkek grup/kişilerden oluşuyor.
Teomanın Terlemeden sevişenler'i RHCP'ın bir şarkısına fena halde benziyor. Ama çıkaramıyorum hangisi.
She fuckin hates mi çalarken bütün kalbimle inanarak (o ne demek ki??) eşlik ediyorum sözlerine. ama adam eski sevgilisine yazmış şarkıyı. Üstelik "She". Kendini o adamın yerine doyduran şarkılar var böyle. Pff yazarken sıkıldım yine.
31 Mayıs 2009 Pazar
Napıyorum ben?
Sıkıldım.
Dinlemem gereken şeyler var. Bir anda farkında olmadan bi bakıyorum winamp'ı açmışım. Sonra diyorum senin müzik değil bunu dinlemen gerek. Bir yandan müzik dinlerken bir yandan adamın ne dediğini duymuş olmak istiyorum. Tuhaf. Dikkatim çok dağınık.
Biriyle anlık mesajlaşıyorum. Facebook veya MSN üzerinden. Konuşma sürerken farkında olmadan Facebook'u kapatıyorum başka site açıyorum veya dosya transferi ederken MSN konuşma penceresini kapatıyorum. Kendimde değilim.
Konuşurken bi şekilde konu bana geldiğinde lafı değiştiriyorum. Anlatmak istemiyorum. E, kimse bişey bilmiyor, pat diye konu değiştirince tuhaf kaçıyor. veya sanane demeye başlıyorum. Kendimi geri çekiyorum bu sefer neden tersliyorsun oluyor.
Bir şeye bakmam izlemem gerekirken başka yerlerle ilgileniyorum. Aklım nerelere gittin lan?? Geri gel ihtiyacım var sana. Göt kadar bişiysin zaten.
Dinlemem gereken şeyler var. Bir anda farkında olmadan bi bakıyorum winamp'ı açmışım. Sonra diyorum senin müzik değil bunu dinlemen gerek. Bir yandan müzik dinlerken bir yandan adamın ne dediğini duymuş olmak istiyorum. Tuhaf. Dikkatim çok dağınık.
Biriyle anlık mesajlaşıyorum. Facebook veya MSN üzerinden. Konuşma sürerken farkında olmadan Facebook'u kapatıyorum başka site açıyorum veya dosya transferi ederken MSN konuşma penceresini kapatıyorum. Kendimde değilim.
Konuşurken bi şekilde konu bana geldiğinde lafı değiştiriyorum. Anlatmak istemiyorum. E, kimse bişey bilmiyor, pat diye konu değiştirince tuhaf kaçıyor. veya sanane demeye başlıyorum. Kendimi geri çekiyorum bu sefer neden tersliyorsun oluyor.
Bir şeye bakmam izlemem gerekirken başka yerlerle ilgileniyorum. Aklım nerelere gittin lan?? Geri gel ihtiyacım var sana. Göt kadar bişiysin zaten.
Etiketler:
dikkat eksikliği,
sıkıntı
29 Mayıs 2009 Cuma
Yok hatam, yok şakam (e hani mükemmelim ya)
İnsan kendini görmüyor. Ben de öyle.
İnsan kendini mükemmel sanıryor. Ben de öyle.
İnsan diğer insanlardan nefret ediyor. Ben de öyle.
İnsan kendinin farklı olduğunu düşünüyor. Ben de öyle.
İnsan başka insanlara "o insansa ben değilim" gözüyle bakıyor. Ben de öyle.
İnsan diğer insanları salak buluyor. Ben de öyle.
İnsan bazen kendinin insan olmadığını düşünüyor. Ben de öyle.
İnsan her istediği olsun istiyor. Ben de öyle.
İnsan her konuda haklı olduğunu düşünüyor. Ben de öyle.
İnsan kendinde olmayan yetenekleri aslında varmış gibi hissediyor. Ben de öyle.
İnsan hep diğer insanları suçluyor. Ben de öyle.
İnsan sürekli başkası olmak istiyor. Ben de öyle.
İnsan kendini başkalarından üstün görüyor. Ben de öyle.
İnsan çok burnu havada bir varlık. Ben de öyle.
İnsan sürekli kendini düşünüyor. Ben de öyle.
İnsan sürekli düşünüyor. Ben de öyle.
İnsan sürekli birşeyleri düzeltmek istiyor. Ben de öyle.
İnsan sürekli hata yapıyor. Ben de öyle.
İnsan başkasının hatalarını kabul etmiyor. Ben de öyle.
İnsan bazen yalnız kalmak istiyor. Ben de öyle.
İnsan biraz saygı arıyor. Ben de öyle.
İnsan biraz sevgi istiyor, sanki hiç seveni yokmuş gibi. Ben de öyle.
İnsan önce kendini hayattan soyutluyor, sonra başkalarının onu aramamasından şikayet ediyor. Ben de öyle.
İnsan özlüyor. Ben değil.
İnsan seviyor. Ben değil.
İnsanlar nefret etmiyor. Ben ediyorum.
İnsan sıkılıyor. Ben de öyle.
İnsan bunalıyor. Ben de öyle.
İnsan sürekli kendiyle hesaplaşma içersinde. Ben de öyle.
İnsan sürekli eleştiriyor. Ben de öyle.
İnsan sürekli çalışıyor, didiniyor. Ben değil.
İnsan bıkıp, usanıyor. Ben de öyle.
İnsan mutlu olmak istiyor. Ben de öyle.
İnsan kendi kendini üzüp, kadere laf atıyor. Ben de öyle.
İnsan bişeylere sahip olmak, işte benim bu demek istiyor. Ben de öyle.
İnsan hiç yaşamamış gibi ölüp gitmeyi istemiyor. Ben de öyle.
İnsan hiç ölüm biçimini akıl almaz bir vahşet olarak düşünmüyor. Ben de öyle.
İnsan hayaller kuruyor. Ben de öyle.
İnsan umut arıyor. Ben de öyle.
İnsan duygusal bir varlık. Ben de öyle.
İnsan çok duygusuz bir yaratık. Ben de öyle.
İnsan sürekli pişman oluyor. Ben değil.
İnsan keşkelerle yaşıyor. Ben değil.
İnsan elinden yiten şeylere üzülüyor. Ben de öyle.
İnsan hiç sahip olamadıklarına üzülüyor. Ben de öyle.
İnsan sürekli sahip olamadıklarını düşünüyor. Ben değil.
İnsan kendini bi bok zannediyor. Ben de öyle.
İnsan başkalarını üzerek kendini güçlü hissediyor. Ben de öyle.
İnsan sürekli çıkarlarını gözetiyor. Ben de öyle.
İnsan hayattan nefret ediyor. Ben de öyle.
İnsan ufak bişeylerden mutlu olmayı biliyor. Ben de öyle.
İnsan en ufak şeylerden kendini üzmesini biliyor. Ben de öyle.
İnsan çok oksimoron bişey. Ben de öyle.
İnsan iç çatışmalarla dolu bir varlık. Ben de öyle.
İnsan çok unutkan. Ben de öyle.
İnsan kendine ait olanı "kuzgun" sanıyor. Ben değil.
İnsan karmaşık bişey ya. Ben de öyle.
İnsan tuhaf. Ben de öyle
İnsan çok şey istiyor. Ben de öyle.
İnsan sürekli "sistem" diyor. Ben değil (hell no!).
Sıkıldım yine her zaman ki gibi. Yazmayı düşündüğüm çok şey var. Hiç birini yazamıyorum. Yazmayı düşündüklerimin toplamının özeti bu. 3-5 gblık veriyi ziplemek gibi oldu benim yaptığım. Ama idare edin işte. İngilizce dersinde vardı, internal conflict. Bunun gibi bişey. "kahramanın kendi içindeki çatışmaları". Duygu ve düşünceleri. Bir de external olanı var. "kahraman" dan bağımsız olaylar. Kahraman benim burda.
Yukardaki yazıyı ikinciye kontrol etmedim. Aynı şeyleri tekrar tekrar yazmış olabilirim. Aklıma ne geldiyse yazdım. Kendi kendime bile bile iğne batırmak gibi geldi.
Şöyle boş bi arazi bulsam yırtınırcasına bağırsam. Ne güzel olur.
İnsan kendini mükemmel sanıryor. Ben de öyle.
İnsan diğer insanlardan nefret ediyor. Ben de öyle.
İnsan kendinin farklı olduğunu düşünüyor. Ben de öyle.
İnsan başka insanlara "o insansa ben değilim" gözüyle bakıyor. Ben de öyle.
İnsan diğer insanları salak buluyor. Ben de öyle.
İnsan bazen kendinin insan olmadığını düşünüyor. Ben de öyle.
İnsan her istediği olsun istiyor. Ben de öyle.
İnsan her konuda haklı olduğunu düşünüyor. Ben de öyle.
İnsan kendinde olmayan yetenekleri aslında varmış gibi hissediyor. Ben de öyle.
İnsan hep diğer insanları suçluyor. Ben de öyle.
İnsan sürekli başkası olmak istiyor. Ben de öyle.
İnsan kendini başkalarından üstün görüyor. Ben de öyle.
İnsan çok burnu havada bir varlık. Ben de öyle.
İnsan sürekli kendini düşünüyor. Ben de öyle.
İnsan sürekli düşünüyor. Ben de öyle.
İnsan sürekli birşeyleri düzeltmek istiyor. Ben de öyle.
İnsan sürekli hata yapıyor. Ben de öyle.
İnsan başkasının hatalarını kabul etmiyor. Ben de öyle.
İnsan bazen yalnız kalmak istiyor. Ben de öyle.
İnsan biraz saygı arıyor. Ben de öyle.
İnsan biraz sevgi istiyor, sanki hiç seveni yokmuş gibi. Ben de öyle.
İnsan önce kendini hayattan soyutluyor, sonra başkalarının onu aramamasından şikayet ediyor. Ben de öyle.
İnsan özlüyor. Ben değil.
İnsan seviyor. Ben değil.
İnsanlar nefret etmiyor. Ben ediyorum.
İnsan sıkılıyor. Ben de öyle.
İnsan bunalıyor. Ben de öyle.
İnsan sürekli kendiyle hesaplaşma içersinde. Ben de öyle.
İnsan sürekli eleştiriyor. Ben de öyle.
İnsan sürekli çalışıyor, didiniyor. Ben değil.
İnsan bıkıp, usanıyor. Ben de öyle.
İnsan mutlu olmak istiyor. Ben de öyle.
İnsan kendi kendini üzüp, kadere laf atıyor. Ben de öyle.
İnsan bişeylere sahip olmak, işte benim bu demek istiyor. Ben de öyle.
İnsan hiç yaşamamış gibi ölüp gitmeyi istemiyor. Ben de öyle.
İnsan hiç ölüm biçimini akıl almaz bir vahşet olarak düşünmüyor. Ben de öyle.
İnsan hayaller kuruyor. Ben de öyle.
İnsan umut arıyor. Ben de öyle.
İnsan duygusal bir varlık. Ben de öyle.
İnsan çok duygusuz bir yaratık. Ben de öyle.
İnsan sürekli pişman oluyor. Ben değil.
İnsan keşkelerle yaşıyor. Ben değil.
İnsan elinden yiten şeylere üzülüyor. Ben de öyle.
İnsan hiç sahip olamadıklarına üzülüyor. Ben de öyle.
İnsan sürekli sahip olamadıklarını düşünüyor. Ben değil.
İnsan kendini bi bok zannediyor. Ben de öyle.
İnsan başkalarını üzerek kendini güçlü hissediyor. Ben de öyle.
İnsan sürekli çıkarlarını gözetiyor. Ben de öyle.
İnsan hayattan nefret ediyor. Ben de öyle.
İnsan ufak bişeylerden mutlu olmayı biliyor. Ben de öyle.
İnsan en ufak şeylerden kendini üzmesini biliyor. Ben de öyle.
İnsan çok oksimoron bişey. Ben de öyle.
İnsan iç çatışmalarla dolu bir varlık. Ben de öyle.
İnsan çok unutkan. Ben de öyle.
İnsan kendine ait olanı "kuzgun" sanıyor. Ben değil.
İnsan karmaşık bişey ya. Ben de öyle.
İnsan tuhaf. Ben de öyle
İnsan çok şey istiyor. Ben de öyle.
İnsan sürekli "sistem" diyor. Ben değil (hell no!).
Sıkıldım yine her zaman ki gibi. Yazmayı düşündüğüm çok şey var. Hiç birini yazamıyorum. Yazmayı düşündüklerimin toplamının özeti bu. 3-5 gblık veriyi ziplemek gibi oldu benim yaptığım. Ama idare edin işte. İngilizce dersinde vardı, internal conflict. Bunun gibi bişey. "kahramanın kendi içindeki çatışmaları". Duygu ve düşünceleri. Bir de external olanı var. "kahraman" dan bağımsız olaylar. Kahraman benim burda.
Yukardaki yazıyı ikinciye kontrol etmedim. Aynı şeyleri tekrar tekrar yazmış olabilirim. Aklıma ne geldiyse yazdım. Kendi kendime bile bile iğne batırmak gibi geldi.
Şöyle boş bi arazi bulsam yırtınırcasına bağırsam. Ne güzel olur.
27 Mayıs 2009 Çarşamba
Konuşmak kolay değil, hele ki anlatmak
Tahammülsüzlüğün sınırındayım kaç gündür.
Bana ilişmesin insanlar istiyorum. Takılmasın bana. Olmuyor ama.
Sabah sabah berbat bir video izledim. İnsanların "takır takır" öldürüldüğü bi video. Facebook'ta gördüm. Daha öncede adamın birinin basın toplantısında intaharını izlemiştim. Bu insanlar manyak mı? Tamam kamera kayıtta kaldı, bi şekilde insanlar bunu izledi. Ama neden paylaşıp çoğaltıyorsun? İzlencek ne var bunda? Nüktesi var ben mi kaçırıyorum? Neden "Aaa, bak süper bişey" deyip yolluyorsun? Recep ivedik kadar mantıksız anlamsız saçma salak hareketler yaptığın. Ama bunun bilincinde değilsin. Boş boş ekrana bakıyorsun. "Ağbi süper bişey bu ya, manyak bişey!" ulan dimağına sıçayım senin. Kaybedilen bişey var orda. Aslında çokca şey var. Ama en belirginin bir canın kaybolduğu. Yittiği. Yitti abi. Yitmek ne demek dimağın alıyor mu senin? Salak salak arkadaşlarım var.
Eh ben naaptım. Şikayet ettim videoyu. Mal bu insanlar. Anlatmaya çalıştığın ne ki? Bak ne güzel ölünüyor mu? Yok anlatamıyorum.
Sabrımın son raddelerine yakınım. Veya ben sabrettikçe limit büyüyor. Bankalar günü gününe faturalarını tam yatıran bazı kart sahiplerinin onların izni olmadan limitlerini arttırır ya, öyle bişey sanki bu. Ben sabrettikçe, hmm bu dayanıklıymış diyor daha fazla yıkıyor.
Çok saflaştım. Salaklaştım. Ama başkalarının salaklığına dayanamıyorum. Anlatmaya çabalamıyorum. Ama başkaları bana anlatsın istiyorum. Başkalarının hatalarını düzeltmek istemiyorum. En ufak bişeyde hayatımdan atmak istiyorum. En ufak bir söz yoruyor beni. Sözden yorulur mu insan? Gücümü tüketiyor ama. Nefes almak o ortamda bulunmak bile fazla geliyor bana. Işınlanayım gideyim. Bir anda.
Doğru kelimeleri bulamıyorum. Aklıma gelmiyor. Farklı anlamlar geliyor. Sürekli bir deja vu hali. Deja vu yoruyor. Çünkü çok bulanık bir suya bakmak gibi. O suya düşmüş ufacık bir taşı bulmalısın. Ama dokunmak, suya ellerini sokmak yasak. Bakıyorsun. Başka taşlar görüyorsun. Bulanıklıkta seçemiyorsun. Bulamıyorsun. Ama orda bi yerde. Deja vulardan nefret ediyorum.
Konuşamıyorum. Konuştukça açılacak konulardan korkuyorum. Yine bunalıyorum. Yine sıkılıyorum.
Çok fazla fırsat kaçırıyorum. Kaçan fırsatlara bakamıyorum bile. Tamam benim olmayacaksa olmasınlar ama şöyle bir el sallayıp, kendilerini belli edip gitmesinler. Fırsatlarımın farkında bile olmayayım. Öyle daha güzel. Göz görmeyince gönül katlanıyor.
Bana ilişmesin insanlar istiyorum. Takılmasın bana. Olmuyor ama.
Sabah sabah berbat bir video izledim. İnsanların "takır takır" öldürüldüğü bi video. Facebook'ta gördüm. Daha öncede adamın birinin basın toplantısında intaharını izlemiştim. Bu insanlar manyak mı? Tamam kamera kayıtta kaldı, bi şekilde insanlar bunu izledi. Ama neden paylaşıp çoğaltıyorsun? İzlencek ne var bunda? Nüktesi var ben mi kaçırıyorum? Neden "Aaa, bak süper bişey" deyip yolluyorsun? Recep ivedik kadar mantıksız anlamsız saçma salak hareketler yaptığın. Ama bunun bilincinde değilsin. Boş boş ekrana bakıyorsun. "Ağbi süper bişey bu ya, manyak bişey!" ulan dimağına sıçayım senin. Kaybedilen bişey var orda. Aslında çokca şey var. Ama en belirginin bir canın kaybolduğu. Yittiği. Yitti abi. Yitmek ne demek dimağın alıyor mu senin? Salak salak arkadaşlarım var.
Eh ben naaptım. Şikayet ettim videoyu. Mal bu insanlar. Anlatmaya çalıştığın ne ki? Bak ne güzel ölünüyor mu? Yok anlatamıyorum.
Sabrımın son raddelerine yakınım. Veya ben sabrettikçe limit büyüyor. Bankalar günü gününe faturalarını tam yatıran bazı kart sahiplerinin onların izni olmadan limitlerini arttırır ya, öyle bişey sanki bu. Ben sabrettikçe, hmm bu dayanıklıymış diyor daha fazla yıkıyor.
Çok saflaştım. Salaklaştım. Ama başkalarının salaklığına dayanamıyorum. Anlatmaya çabalamıyorum. Ama başkaları bana anlatsın istiyorum. Başkalarının hatalarını düzeltmek istemiyorum. En ufak bişeyde hayatımdan atmak istiyorum. En ufak bir söz yoruyor beni. Sözden yorulur mu insan? Gücümü tüketiyor ama. Nefes almak o ortamda bulunmak bile fazla geliyor bana. Işınlanayım gideyim. Bir anda.
Doğru kelimeleri bulamıyorum. Aklıma gelmiyor. Farklı anlamlar geliyor. Sürekli bir deja vu hali. Deja vu yoruyor. Çünkü çok bulanık bir suya bakmak gibi. O suya düşmüş ufacık bir taşı bulmalısın. Ama dokunmak, suya ellerini sokmak yasak. Bakıyorsun. Başka taşlar görüyorsun. Bulanıklıkta seçemiyorsun. Bulamıyorsun. Ama orda bi yerde. Deja vulardan nefret ediyorum.
Konuşamıyorum. Konuştukça açılacak konulardan korkuyorum. Yine bunalıyorum. Yine sıkılıyorum.
Çok fazla fırsat kaçırıyorum. Kaçan fırsatlara bakamıyorum bile. Tamam benim olmayacaksa olmasınlar ama şöyle bir el sallayıp, kendilerini belli edip gitmesinler. Fırsatlarımın farkında bile olmayayım. Öyle daha güzel. Göz görmeyince gönül katlanıyor.
Etiketler:
deja vu,
salak olan onlar yoksa ben zekiyim ki,
sıkıntı
26 Mayıs 2009 Salı
Ben Ateş Böceği Gördüm
Sabah ezanıyla uyandım. Kalkmak istedim. Yatakta doğrulmak en azından. Yatsam uyuyamam zaten ezan sesi çok güçlü geliyordu. Neyse. O ara rüyamda ateş böceği gördüğümü hatırladım. Yine odamdayım. Yataktan böyle doğrulmuşum. Ordan oraya ateş böceği uçuyor. Tek bi tane var. Kuzenim onu nişanlısına bişey anlatmak için vermiş ama hernedense benim odama girmiş. Rüya işte. Kapıyı açıyorum ki çıksın dışarı. Anneme diyorum odama ateş böceği girmiş. Bi yanıp bi sönüyordu çok hoştu. Oysa ki ateş böceklerini severim. Oturur izlerim onları. Rüyada ondan kurtulmaya çalışıyordum. Anlamına baktım. Beklediğin bir müjdeyi almak demekmiş. Binlerce müjdem var benim gelmesini beklediğim. Hangisi gelecek ki? Üstelik olur mu öyle şey, müjdeden kurtulmaya çalıştım. Böyle böyle derken ezan bitti. Saat 4.41. Sabahın körü. Hava aydınlanmaya başladı. Ne kadar erken güneş doğuyormuş. Yine uyuyamadım. Gözlerim yorgun ama ı ıh, olmuyor, uyku gelmiyor bi türlü. Türlü türlü düşüncelere gidiyorum. Ne düşündüğümü unutup uykuya dalar gibi oluyorum. Yok uyku gitti ki tam gitti.
Saat 6ya kadar döndüm durdum. Eh 2 saatte karnım acıktı. Zaten uyanır uyanmaz karnım acıkmazsa gün boyu hiç acıkmıyor. Kalktım o kendime kahvaltı hazırlayayım dedim. Güne erken başlayınca güzel oluyor. Yoksa bütün günüm ölmüş gibi hissediyorum. Salonun perdelerini açtım sabah güneşi girsin içeri (perde güneşlik herşey kapalı durur normalde, evde bir kasvet havası). Pencereleri açtım, sabah kokusu girsin. Güzeldi o saatte uyanmak. 4 saatlik uykuyla dursamda, uykusuzluktan gözlerim şiş şiş olsada güzeldi. Mutfak penceesini açtım kafamı dışarı çıkardım. Annanemlerin evindeymişim gibi hissettim. Kuşlar börtü böcekler ses çıkarıyordu. Gece de ateş böceği görmüşüm zaten. Burda hiç ateş böceği görmemiştim. Bitek annanemlere gittiğimizde gece çıkarlardı yakalamaya çalışırdık. Sabah kuş sesiyle uyanırdım. Sinek seside olurdu bolca. Dışarı bakarken yanımdan gayet irice bir sinek geçti tamamlandı tablo. Bir de sabah kokusu var tabii, toprak kokusu gibi ama içine çiçek ot bok kokusu karımış. Mis gibi bir hava değil. Günaydın kokulu işte.Hanımelleri de açmıştı ne güzel. Öğleyin veya akşam duyulmuyor onların kokusu.
Yeni bir günün başladığını farkettim. Diğer günlerden farklı. Diğer günlerde uyanınca şunu yapmalıyım bunu yapmalıyım yeni gün yeni yapılacaklar demek. Yaşanacak yeni gün evet ama bunun farkında dğeil aslında insan derinlemesine. Yaşadığımı farkettim. Bazen unutuluyor :) Yaşıyorsun, evet, ama tam anlamıyla farkında değilsin. Bu kadar farkındalık doluyken insanlık için süper yararlı işler peşindemi koştum, hayır tabii ki :) Kahvaltımı yapıp ders çalışmaktı düşüncem. Ama olmadı. Uyku çöktü. Kitap okuyayım dedim. Yatağa uzanmıştım bile. Kalkmak zor geldi (yavaştan uykuya teslim oluyorum). Hiç bişey yapmakta bişeydir dedim. Fiziksel olarak hareket etmek zorunda değilimi ki? Üşüdüm yatağın içine girdim. Eh, saat 9a kadar uyudum :)
Hala uykumu alamamış gibiyim. Alamadımda zaten 6 saat benim için az. Ders de çalışmadım. 9da zor kalktım. Öyle işte. Olsun unutmadan kahvaltı yaptım. Annem hastayım filan sandı öyle erken kalkınca, kahvaltı hazırlıyorum dedim çok sevindi :)
Dün saat 10u çeyrek geçe uyanıp kahvaltı yapmayı unutup, akşam üstü pazara çıkıp pazarda biraz fazla yürüyünce acıkıp eve döndüğümde bi tabak yemek yedim...
Sonuç olarak güne süper başladım. Sonra uyudum uyandım, uykumu alamadığım için ateşim çıktı. Şimdi her gördüğüm insana bi sktr git diyesim var
Saat 6ya kadar döndüm durdum. Eh 2 saatte karnım acıktı. Zaten uyanır uyanmaz karnım acıkmazsa gün boyu hiç acıkmıyor. Kalktım o kendime kahvaltı hazırlayayım dedim. Güne erken başlayınca güzel oluyor. Yoksa bütün günüm ölmüş gibi hissediyorum. Salonun perdelerini açtım sabah güneşi girsin içeri (perde güneşlik herşey kapalı durur normalde, evde bir kasvet havası). Pencereleri açtım, sabah kokusu girsin. Güzeldi o saatte uyanmak. 4 saatlik uykuyla dursamda, uykusuzluktan gözlerim şiş şiş olsada güzeldi. Mutfak penceesini açtım kafamı dışarı çıkardım. Annanemlerin evindeymişim gibi hissettim. Kuşlar börtü böcekler ses çıkarıyordu. Gece de ateş böceği görmüşüm zaten. Burda hiç ateş böceği görmemiştim. Bitek annanemlere gittiğimizde gece çıkarlardı yakalamaya çalışırdık. Sabah kuş sesiyle uyanırdım. Sinek seside olurdu bolca. Dışarı bakarken yanımdan gayet irice bir sinek geçti tamamlandı tablo. Bir de sabah kokusu var tabii, toprak kokusu gibi ama içine çiçek ot bok kokusu karımış. Mis gibi bir hava değil. Günaydın kokulu işte.Hanımelleri de açmıştı ne güzel. Öğleyin veya akşam duyulmuyor onların kokusu.
Yeni bir günün başladığını farkettim. Diğer günlerden farklı. Diğer günlerde uyanınca şunu yapmalıyım bunu yapmalıyım yeni gün yeni yapılacaklar demek. Yaşanacak yeni gün evet ama bunun farkında dğeil aslında insan derinlemesine. Yaşadığımı farkettim. Bazen unutuluyor :) Yaşıyorsun, evet, ama tam anlamıyla farkında değilsin. Bu kadar farkındalık doluyken insanlık için süper yararlı işler peşindemi koştum, hayır tabii ki :) Kahvaltımı yapıp ders çalışmaktı düşüncem. Ama olmadı. Uyku çöktü. Kitap okuyayım dedim. Yatağa uzanmıştım bile. Kalkmak zor geldi (yavaştan uykuya teslim oluyorum). Hiç bişey yapmakta bişeydir dedim. Fiziksel olarak hareket etmek zorunda değilimi ki? Üşüdüm yatağın içine girdim. Eh, saat 9a kadar uyudum :)
Hala uykumu alamamış gibiyim. Alamadımda zaten 6 saat benim için az. Ders de çalışmadım. 9da zor kalktım. Öyle işte. Olsun unutmadan kahvaltı yaptım. Annem hastayım filan sandı öyle erken kalkınca, kahvaltı hazırlıyorum dedim çok sevindi :)
Dün saat 10u çeyrek geçe uyanıp kahvaltı yapmayı unutup, akşam üstü pazara çıkıp pazarda biraz fazla yürüyünce acıkıp eve döndüğümde bi tabak yemek yedim...
Sonuç olarak güne süper başladım. Sonra uyudum uyandım, uykumu alamadığım için ateşim çıktı. Şimdi her gördüğüm insana bi sktr git diyesim var
Etiketler:
ateş böceği,
rüya,
sabah kokusu
22 Mayıs 2009 Cuma
Çi-ko-lat-ta
İşe yarıyormuş, koyduğum smiley'lerde artış gözlemlendi. Az önce bir tebessüm geçti yüzümden. Polis soruşturuyor.
(Espri bile yapmaya çalışıyorum ne hoş. Zorlama mutluluk galiba bu. Hormonlardan değil beyinden geliyor emirler.)
(Espri bile yapmaya çalışıyorum ne hoş. Zorlama mutluluk galiba bu. Hormonlardan değil beyinden geliyor emirler.)
Rahatlama yazısı (2)
İnsanlara kafa göz dalmak istiyorum. Kızların şöyle saçlarını elime alayım yerlerde sürükleyeyim. Erkeklere uçan tekmeyle dalayım. Sağlı sollu şöyle çakayım filan... Ama kavgaya değer bir olay yok başkalarının gözünde.
İçim kabarıyor. Rüyalarım karışık. Sabah zor kaldırıyorum vücudumu.
Resim yapayım istiyorum çizemiyorum. İstediğim gibi olmuyor sinirlerim bozuluyor.
Kitap okumak için pcden kalkmam gerek. Hayattan kopmak istiyorum. Bilgisayar bana saatleri günleri unutturuyor. Bağımlılık oldu. Bundan rahatsız değilim şuan. Az rahatsızım fazla değil. Yapılacak çok iş var, hiçbirini yapmak istemiyorum. Yemek yemek için bile bilgisayarı bırakmak istemiyorum. Seviliyorum burda. Arkadaşlarım beni hatırlıyor, hoşuma giden iki üç laf ediyorlar. Burdan ayrılmak istemiyorum. Sürekli sevileyim, benimle ilgilenilsin istiyorum. Çevremde beni seven birileri olsun. İlgi delisi oldum biraz. Annem çok şımarıksın diyor. Bilmiyorum ben nasıl şımardım, ilgisizlikten mi aşırı ilgiden mi? İlgiye hasret olduğum için mi yoksa alışkın olduğum için mi istiyorum? Bilmiyorum. İçim bunalıyor yine.
İşim de yok. Mülakata bile çağırmadılar. Çok cesaretsizim.
Çok şanslı olduğumu söylüyorlar. Emin değilim. Tavlada sürekli 6-6 atmak şans demek onlar için. Benim içinse amorti. Teselli armağanı.
Ya ben beni tanımıyorum ya da başkaları beni bilmiyorlar. Sen şöylesin böylesin diyorlar. Değilim diyorum. İyi veya kötü. Onların dedikleri gibi değilim. Veya öyleyim ama ben farkında değilim. Çok bunalıyorum.
Bir yıl boyunca dayımın evinde yaşadık. Kimseye söylemedim. Kimse bilsin istemedim. Evden atılmıştık resmen. Dayıma sığınmıştık. Kendi evlerine çağırdılar, benim de onları çağırmam gerekir diye gitmedim. Elimde küçücük bir arkadaş grubum kalmıştı. Berbat günlerdi. Şimdi o halimden daha mı iyi daha mı kötü çözemiyorum. Karşılaştırma yapamıyorum. Hangisi doğru hangisi yanlış karar veremiyorum. O zamanlar okula gitmek için yol parasını zor buluyordum, ama okuldayken konuştuğum görüştüğüm insanlar vardı. Bari okulda insan yüzü görüyordum. Şimdi durumumuz yine iyi değil. Ama o zamanlar kadar berbat değil. Ama bu sefer görüşebildiğim kimse yok. Belki de o zamanlar kadar berbat. Bir yılı aşkın kira vermedik.
Sadece internet kalıyor elimde. Gidemiyorum kimseyle biyere. Başkalarını kıskanıyorum. Keşke onların hayatına sahip olsaydım diyorum. Sonra düşünüyorum. Onlarında vardır bir sorunu. Kimsenin hayatı tamam belki mükemmel değil ama bir kısmı güzel en azından. Hayatının bi kısmınında güzel diyebildiği anıları var.
Bişey oluyor. Yaşasın diyorum iyi bişey oldu. Bari bu olsun. Kapıya kadar geliyor. İçeri girmeden geri gidiyor. Hayatımı istediğim hale getirmek için herkesden daha fazla çabalamam gerekiyor sanırım. İşte bunları düşününce şans değilim ben.
Özellikle Öss zamanı çok kindar oldum. Herkesi herşeyi kıskandım. Onun parası var dedim. Onun arkadaşlarıyla arası iyi dedim. Bir başkasına ailesiyle mutlu dedim. Bir başkasına hayatında istediği herşeyi elde etmiş dedim. Çok feci kıskandım. En yakın arkadaşımı bile kıskandım. Yaptığı yaşadığı şeyleri. Tabii sadece iyi olan kısımlarını. Ben yol parasını zor denkleştirirken o yere düşen parasını "önemli değil" diyerek eğilip almıyordu. Hep içten içe kıskandım. Ben borç harç dershane parası verirken, hatta veremezken, o dershaneye gelmiyordu. Öylesine bir yere girip tekrardan sınava girmeyi düşünüyordu. Dershaneye sadece ders çalışan diğer kişileri görmek için kendine moral olsun diye gidiyordu. Dersleri dinlemiyordu. Soru çözmüyordu (bunu bende yapamıyordum), sınavlara "çalışmadım düşük çıkar" diyerek girmiyordu. Girmeyeceği sınavlara para veriyordu. Ders çalışmadığı halde, dershaneye gittiği halde, iki ders için özel hoca tutmuştu. Tüm bunları kıskandım ben. Bir yandan en iyi anlaştığım birlikte en çok eğlendiğim insan. Bir yandan feci kıskandığım içten içe farklı duygular oluşturan insan. Hala severim onu. Şuan yıldız teknikte...
Ders yeterince çalışmadım belkide. Öss ye çalışırken diğer sorunlardan uzak olmak gerekiyor. Hocalar arkadaşlarınızla bile kavga etmeyin demişlerdi. O bile aklınızı meşgul eder. Arkadaşlarımla kavga etsem bu gayet ufak bir sorun olurdu. Hatta aklıma bile gelmezdi. Belki de kendime bahane bulmaya çalışıyorum bilmiyorum.
"İnsanlar plan yaparlarken Tanrı onlara yukardan bakıp gülermiş"
Birazda biz gülsek?
İçim kabarıyor. Rüyalarım karışık. Sabah zor kaldırıyorum vücudumu.
Resim yapayım istiyorum çizemiyorum. İstediğim gibi olmuyor sinirlerim bozuluyor.
Kitap okumak için pcden kalkmam gerek. Hayattan kopmak istiyorum. Bilgisayar bana saatleri günleri unutturuyor. Bağımlılık oldu. Bundan rahatsız değilim şuan. Az rahatsızım fazla değil. Yapılacak çok iş var, hiçbirini yapmak istemiyorum. Yemek yemek için bile bilgisayarı bırakmak istemiyorum. Seviliyorum burda. Arkadaşlarım beni hatırlıyor, hoşuma giden iki üç laf ediyorlar. Burdan ayrılmak istemiyorum. Sürekli sevileyim, benimle ilgilenilsin istiyorum. Çevremde beni seven birileri olsun. İlgi delisi oldum biraz. Annem çok şımarıksın diyor. Bilmiyorum ben nasıl şımardım, ilgisizlikten mi aşırı ilgiden mi? İlgiye hasret olduğum için mi yoksa alışkın olduğum için mi istiyorum? Bilmiyorum. İçim bunalıyor yine.
İşim de yok. Mülakata bile çağırmadılar. Çok cesaretsizim.
Çok şanslı olduğumu söylüyorlar. Emin değilim. Tavlada sürekli 6-6 atmak şans demek onlar için. Benim içinse amorti. Teselli armağanı.
Ya ben beni tanımıyorum ya da başkaları beni bilmiyorlar. Sen şöylesin böylesin diyorlar. Değilim diyorum. İyi veya kötü. Onların dedikleri gibi değilim. Veya öyleyim ama ben farkında değilim. Çok bunalıyorum.
Bir yıl boyunca dayımın evinde yaşadık. Kimseye söylemedim. Kimse bilsin istemedim. Evden atılmıştık resmen. Dayıma sığınmıştık. Kendi evlerine çağırdılar, benim de onları çağırmam gerekir diye gitmedim. Elimde küçücük bir arkadaş grubum kalmıştı. Berbat günlerdi. Şimdi o halimden daha mı iyi daha mı kötü çözemiyorum. Karşılaştırma yapamıyorum. Hangisi doğru hangisi yanlış karar veremiyorum. O zamanlar okula gitmek için yol parasını zor buluyordum, ama okuldayken konuştuğum görüştüğüm insanlar vardı. Bari okulda insan yüzü görüyordum. Şimdi durumumuz yine iyi değil. Ama o zamanlar kadar berbat değil. Ama bu sefer görüşebildiğim kimse yok. Belki de o zamanlar kadar berbat. Bir yılı aşkın kira vermedik.
Sadece internet kalıyor elimde. Gidemiyorum kimseyle biyere. Başkalarını kıskanıyorum. Keşke onların hayatına sahip olsaydım diyorum. Sonra düşünüyorum. Onlarında vardır bir sorunu. Kimsenin hayatı tamam belki mükemmel değil ama bir kısmı güzel en azından. Hayatının bi kısmınında güzel diyebildiği anıları var.
Bişey oluyor. Yaşasın diyorum iyi bişey oldu. Bari bu olsun. Kapıya kadar geliyor. İçeri girmeden geri gidiyor. Hayatımı istediğim hale getirmek için herkesden daha fazla çabalamam gerekiyor sanırım. İşte bunları düşününce şans değilim ben.
Özellikle Öss zamanı çok kindar oldum. Herkesi herşeyi kıskandım. Onun parası var dedim. Onun arkadaşlarıyla arası iyi dedim. Bir başkasına ailesiyle mutlu dedim. Bir başkasına hayatında istediği herşeyi elde etmiş dedim. Çok feci kıskandım. En yakın arkadaşımı bile kıskandım. Yaptığı yaşadığı şeyleri. Tabii sadece iyi olan kısımlarını. Ben yol parasını zor denkleştirirken o yere düşen parasını "önemli değil" diyerek eğilip almıyordu. Hep içten içe kıskandım. Ben borç harç dershane parası verirken, hatta veremezken, o dershaneye gelmiyordu. Öylesine bir yere girip tekrardan sınava girmeyi düşünüyordu. Dershaneye sadece ders çalışan diğer kişileri görmek için kendine moral olsun diye gidiyordu. Dersleri dinlemiyordu. Soru çözmüyordu (bunu bende yapamıyordum), sınavlara "çalışmadım düşük çıkar" diyerek girmiyordu. Girmeyeceği sınavlara para veriyordu. Ders çalışmadığı halde, dershaneye gittiği halde, iki ders için özel hoca tutmuştu. Tüm bunları kıskandım ben. Bir yandan en iyi anlaştığım birlikte en çok eğlendiğim insan. Bir yandan feci kıskandığım içten içe farklı duygular oluşturan insan. Hala severim onu. Şuan yıldız teknikte...
Ders yeterince çalışmadım belkide. Öss ye çalışırken diğer sorunlardan uzak olmak gerekiyor. Hocalar arkadaşlarınızla bile kavga etmeyin demişlerdi. O bile aklınızı meşgul eder. Arkadaşlarımla kavga etsem bu gayet ufak bir sorun olurdu. Hatta aklıma bile gelmezdi. Belki de kendime bahane bulmaya çalışıyorum bilmiyorum.
"İnsanlar plan yaparlarken Tanrı onlara yukardan bakıp gülermiş"
Birazda biz gülsek?
Etiketler:
internet bağımlılığı,
rahatlama yazısı,
sıkıntı,
şans
19 Mayıs 2009 Salı
Anneeeeaaa! Küfürbaz oldum!
Çok feci küfrediyorum artık. Baktım ki terbiyeli olsam da, olmasamda başıma gelecek şeyleri değiştiremiyorum, küfrediyorum ha bire. Yahu ben lan bile demezdim. Cidden. Şimdi saydırmadığım şey yok. Yaratıcılığımdan da nasibini alıyor bu küfürler. Bazısı pek bi orjinal oluyor.
(You gotta be tough
You gotta be stronger
You gotta be cool
You gotta be calm)
Yazdıkça geçiyor sıkıntım. Belki resim yapabilcem, çizebilsem derdimi daha güzel olacak. Ona daha var henüz.
(Release your fears)
Ha ne zaman başladı bu? Düşündüm düşündüm, buldum. Tam olarak, okuldan atıldığımı öğrendikten sonra. Telefonda yanımda annem vardı. Sonra odama kapandım. Kendi kendime asla konuşmazdım. Artık kendi kendime bişeyler derken buluyorum kendimi, ufak kelimeler. Genelde küfürler. Ebesini s.ktiğim gibi. Kendi sesimden irkiliyorum. Susuyorum. Çocukken oyun oynarken bile kendi kendi, asla konuşmazdım. Kendi kendime diyaloglar kurardım kafamda. Ama onlar içimden dışarı yansımazdı.
(You gotta be stronger)
Seviyorum bu şarkıyı.
http://www.youtube.com/watch?v=r32vw4260G4
Soru; YouTube kutucuğu nasıl çıkartılır?
(I gotta be bond)
(You gotta be tough
You gotta be stronger
You gotta be cool
You gotta be calm)
Yazdıkça geçiyor sıkıntım. Belki resim yapabilcem, çizebilsem derdimi daha güzel olacak. Ona daha var henüz.
(Release your fears)
Ha ne zaman başladı bu? Düşündüm düşündüm, buldum. Tam olarak, okuldan atıldığımı öğrendikten sonra. Telefonda yanımda annem vardı. Sonra odama kapandım. Kendi kendime asla konuşmazdım. Artık kendi kendime bişeyler derken buluyorum kendimi, ufak kelimeler. Genelde küfürler. Ebesini s.ktiğim gibi. Kendi sesimden irkiliyorum. Susuyorum. Çocukken oyun oynarken bile kendi kendi, asla konuşmazdım. Kendi kendime diyaloglar kurardım kafamda. Ama onlar içimden dışarı yansımazdı.
(You gotta be stronger)
Seviyorum bu şarkıyı.
http://www.youtube.com/watch?v=r32vw4260G4
Soru; YouTube kutucuğu nasıl çıkartılır?
(I gotta be bond)
İç sıkıntı
İçim sıkılıyor. Ruhum sıkılıyor. Müzik dinliyorum, beni kendime getirecek şarkı bulamıyorum. Bişeyler çizmeyi hiç istemiyorum. Okumak istemiyorum. Yazmak istemiyorum ama yazıyorum. Bir çok şeyi yapmak istemiyorum, zorunlu olarak yapıyorum. Sıkıldım hayattan.
Bir kaç gecedir gördüğüm rüyaları hatırlamıyorum. Ama biliyorum ben bişeyler gördüm. Sabah kalktığımda çok eser miktarda bişeyler hatırlıyorum ama o kadar belirsiz ki. Bişeyler gördüğümü farkediyorum. Hatırlamaya uğraştıkça bin bir türlü deja vu oluyor. Gerçekte onu mu görmüştüm yoksa beynimin oyunumu çıkaramıyorum.
İki gece üst üste öldürüldüğümü gördüm. Ama rüya o kadar karışıktı ki. Kabalalık bir yerdeyim. Gelenlerde kalabalık. Beni avlıyorlar resmen. Başka ölenler oluyor. Bazen ben de ölüyorum. Ama sonra bi bakıyorum, zamanda 3 5 dk geriye gitmişiz, soldaki yolu değil, sağdaki yolu seçmişiz. Sonra ölenler ölmemiş olmuş. Ama biraz sonra tekrar bizi buluyorlar. Aslında saklanmıyoruz. Sadece kaçıyoruz. Evin ön tarafındayken ateş ediyorlar, kaçıyoruz, ölüyoruz yaralanıyoruz. Sonra evin arkasına kaçıyoruz. Bişey olmamış gibi devam ediyoruz konuşmalarımıza.
Aslında hiç hoş bir rüya değildi. Uyandığımda beynimde yer etmesi gerekirdi. Ama uyandığımda yine, rüya görmüş ama ne gördüğünü bilmeyen olarak kalktım. Sonra şu 7 years in Tibet'i izledim. Orda çocuk rüya görüyordu. Doğduğu yerdeki herkesi öldürmüşler filan. O bölümü izleyince rüyaları hatırladım. Unutmuş olmama şaştım.
Filmin devamını yazıcaktım. Devamı daha güzel. Eğlenceli değil. Güzel. İlk kısımları yavan geçiyor. Neyse. Yazma isteğim yok. Ama yine her zamanki gibi uzun uzun yazdım.
Bir kaç gecedir gördüğüm rüyaları hatırlamıyorum. Ama biliyorum ben bişeyler gördüm. Sabah kalktığımda çok eser miktarda bişeyler hatırlıyorum ama o kadar belirsiz ki. Bişeyler gördüğümü farkediyorum. Hatırlamaya uğraştıkça bin bir türlü deja vu oluyor. Gerçekte onu mu görmüştüm yoksa beynimin oyunumu çıkaramıyorum.
İki gece üst üste öldürüldüğümü gördüm. Ama rüya o kadar karışıktı ki. Kabalalık bir yerdeyim. Gelenlerde kalabalık. Beni avlıyorlar resmen. Başka ölenler oluyor. Bazen ben de ölüyorum. Ama sonra bi bakıyorum, zamanda 3 5 dk geriye gitmişiz, soldaki yolu değil, sağdaki yolu seçmişiz. Sonra ölenler ölmemiş olmuş. Ama biraz sonra tekrar bizi buluyorlar. Aslında saklanmıyoruz. Sadece kaçıyoruz. Evin ön tarafındayken ateş ediyorlar, kaçıyoruz, ölüyoruz yaralanıyoruz. Sonra evin arkasına kaçıyoruz. Bişey olmamış gibi devam ediyoruz konuşmalarımıza.
Aslında hiç hoş bir rüya değildi. Uyandığımda beynimde yer etmesi gerekirdi. Ama uyandığımda yine, rüya görmüş ama ne gördüğünü bilmeyen olarak kalktım. Sonra şu 7 years in Tibet'i izledim. Orda çocuk rüya görüyordu. Doğduğu yerdeki herkesi öldürmüşler filan. O bölümü izleyince rüyaları hatırladım. Unutmuş olmama şaştım.
Filmin devamını yazıcaktım. Devamı daha güzel. Eğlenceli değil. Güzel. İlk kısımları yavan geçiyor. Neyse. Yazma isteğim yok. Ama yine her zamanki gibi uzun uzun yazdım.
Etiketler:
bunaltı,
huzursuzluk,
sıkıntı
17 Mayıs 2009 Pazar
Ode to my "ninem"
Nermin Bezmen'in Sır adlı kitabına başladım. Kitapda daha 5 sayfa okumuştum daha fazla okuyasım gelmedi. Sarmadığından değil, başka düşüncelere boğuldum.
Kitap Hüma Hanım'ın ölümüyle başlıyor. Sonra anlatıyor bu Hüma Hanım kimdir, nasıl biridir. Merakımı cezbetti, ama nasıl biridir kısmına gelince kafamı bi türlü veremedim. Hüma Hanım 96. yaş gününde vafat ediyor. Yakın tarihde 100+ yaşındaki ninem vefat etmişti, sürekli onu hatırladım. Hiç iyi hatırlamadım. Ölünün arkasından konuşulmaz ama, aklımdakileri çıkarmadıkça o kitaba devam edemem.
Bu Hüma Hanım benim ninemin tam tersi bi kadın. Anladığım kadarıyla Cumhuriyet kadını. 1991 yılında 96 yaşında ölüyor. Yani Cumhuriyet'te değil Osmanlı'da doğuyor. Ama tam anlamıyla modern biri oluyor. Neyse, kitabı fazla okumadığımdan sadece ilk 10-20 sayfada anlatılanlarla tarif edicem.
Çok tatlı melek bir kadınmış. Torunlarıyla iletişimi kuşak farkına rağmen iyiymiş. Onu severlermiş. Ciddi anlamda. Benim ninemi seven biri pek bilmiyorum. Sadece saygı duydular, büyükleri olduğu için. Sevgi değil.
Hüma Hanım son doğumgünü tüm ailesiyle geçirmek istiyor onlara yemekler hazırlıyor. Kimsenin yardım etmesini istemiyor. Kuş sütü eksik bir tek. Ninem asla torunlarıyla aynı sofraya oturmadı. Hatta torun çocuklarıyla. Hiç bir zaman. Her zaman kendi odasında yedi. Asla torunlarına süt içirtmedi. Ziyan olarak gördü. İnek sağıp, evdeki çocuklara vermek yerine dışarı sattı, parasını kendine sakladı. Bırak sütü, eve gelen şekeri unu bile dışarı satarmış, parasını kendine ayırırmış. El işleri filan yapıp onları dışarı satarmış, eve hiç para ayırmazmış. Annenem büyükbabam ve çocukları hep beraber ninemle kalıyormuş. Ev kalabalık yani. Büyükbabam yurtdışında çalışıyor. Para gönderiyor göndermesine de, işçi zaten, çok yapabildiği bişey yok. Ninemin kardeşi, çocuklara süt getiremediği için, ceplerine şeker doldururmuş. Bildiğin toz şeker. Suya karıştırıp içsinler. Süt yerine geçmez ama, onlarında varlığı iyi değilmiş zaten. Şekeri bile eve gizli gizli getirirmiş, ablası farketmesin diye. Ölünün arkasından konuşulmaz, ben yazıyorum. Oraya her gittiğimizde ıhlamurların açma zamanı oluyordu. Koca ağaç. Asla ıhlamur toplattırmazdı. Kendi toplardı. Birazını kendine ayırır, kalanını dışarı satardı. Babam o uyurken filan gizli gizli çıkardı ağaca, toplardı. Ninem uyanır görürdü, "çok toplama" derdi. Hep böyle biriydi. Sanki parayı kefeninin içine sokucak, büyükbabam karşılıyor her şeyini (tek erkek çocuk ya). Yine de böyle bir hanım efendiydi.
Hüma Hanım çok anlayışlı biriymiş. Başkalarının dertlerini dinler, kendinden çok onları düşünürmüş. Ninem hasta numarası yapardı. Sadece oğluna değil bize bile :) Hatırlıyorum. Bi gün, ev bayaa büyük, koridor uzun. Koridorun ortasında perde var. Ev iki bölümlük, ön bölüm misafirlik, mutfak filan, arka bölüm yatak odaları, banyo filan. Ninemin ben bildim bileli bastonu var. Kullanmaya ihtiyaç duyduğundan değil :) Bi gün böyle parmak uçlarında koşmayı severdim, koşa koşa geldim, perdeyi açtım. Bi baktım ninem yürüyor! "Aa! ninem yü..!" dedim. Hemen bastona davrandı. Bastonla yürümeye başladı :) Ah çok komikti. Bi keresinde odaların birindeydim. Kapı aralıktı. Ninemle odalar karşılıklı. Ninem kapıdan çıktı, yürüyerek, topallamadan, sonra beni gördü, içeri girdi bastonu aldı devam etti :) Çok kez oldu böyle şeyler. Bi keresinde sevinçle salona girdim, herkes, ninem hariç, salonda olurdu. Sevinçle "ninemi yürürken gördüm!" dedim. Hani topal biliyorum ya onu. Ufak teyzem, bekar olduğundan onlarla kalıyordu, dedi "Onun yürümesi kimse yokken" :) Benim için eğlenceydi ninemi yürürken yakalamak. Hiç kızmazdı. Kızabileceği bişey değildi :) Farketmemiş takliti yapardı. Beni gördüğünde hemen topallamaya başlardı :) Çok komikti gerçekten. Bir de gelinini bana böyle böyle yaptı dermiş, oğluna geçermiş. Neyse ki büyükbabam hiç kulak asmamış. Bir de assaymış daha fena olurmuş.
Hüma Hanım, çok sağlıklıymış, hiç gripten ciddi hastalık geçirmemiş. Ninem de öksürse doktor çağırırdı EVE! Hastaneye gitmezdi. Bir tane doktoru vardı. Bir tek ona inanırdı. O demeliydi hasta değilsin diye. Onun çalıştığı hastaneye bile gitmezdi. Ha, böyle hapşırığa doktor çağıran biri olduğundan, pimpirikli biri olduğu sanılmasın! Sadece kendine geçerli o pimpiriği. Gelininin hiçbir doğumunda hastaneye gitmesine izin vermemiş. Gelini hiçbir zaman düzgün bir doğum yapmamış. Gelini her zaman doğumdan sonra bazen bebekle, bebek iyiyse yalnız, hastaneye "kaçırılarak" götürülmüş. Annem hatırlıyor bi tanesini. Annanem fenalaşmış, kendisi çocuk, babanesi hastaneye göndermiyor, evde başka kardeşleri var kendinden küçük, babası yurtdışında, amcalarına gitmiş babanesinden kaçarak. Amcaları gerçek amcaları değil. Tam olarak nesi olduğunu hala çözemiyorum :) Karışık geliyor neyse, demiş böyle böyle. Amcaları, akşam saati, gelmiş evin önüne, sessizce, ninemin yatmasını beklemişler. Evin önünde salon, pencereler boydan boya. Pencerenin altına gelip, annenemi pencereden çıkarmışlar dışarıya. Hastaneye "kaçırmışlar". Böylesine "sağlığa düşkün" birinden söz ediyoruz. Öyle ki, 9-10 aylık torunu, üstelik erkek (kendisinin erkek çocuklara düşkünlüğü vardır), yere düşmüş kucaktayken hastalanmış. Gitmesine izin vermemiş doktora. 2 ay hasta hasta yaşamış, sonra ölmüş. Torunlarının sağlığına süper düşkünmüş yani. Hayatı boyunca böyleydi.
Hüma Hanım giydiğine dikkat edermiş, yemesine içmesine, 95 yaşındaymış ama, daha gençmiş gibi davranır, düşünür, giyinirmiş. Daha genç derken çocukça değil, olgun ama yaşlı değil. Ninem pek bakmazdı giyinişine filan. Ona bişey diyemem. Ama torunlarının giyinişine karışırdı. Hatta benim!! 10 yaşımdayken unutmuyorum, namaz kılmaya başlayıp KAPANAYIM(!!!) diye etek, seccade ve baş örtüsü vermişti!!! O günden sonra onu pek sevmedim. O yaşlarda tabii ki nasıl biri olduğunu anlamıyordum. Ne kadar aksi olduğunu filan. Yaşlı biri diyordum. Zaten yüzünü pek görüyor değildim. Beni babanemin adıyla çağırırdı severdim. Babanem daha babam küçükken ölmüş. Onu hiç görmedim. Ona benziyormuşum. Bunu herkes söylüyor zaten. Ninem babanemi tanıyormuş: Arkadaşmış onlar, evlenene kadar aynı köydeymişler. O yüzden bana Alakasiz yerine babanemmiş gibi davranmasını severdim. Ama kapalılığa karşıydım. Binbir türlü sebeplerden. Ağzıma almazdım tabii, bütün ailem nerdeyse kapalı, annem dahil, ama o günlerden, okuldan gelme bişey. Neyse, o başörtüyü gördükten sonra ninem benim için bitti. Sadece büyüğüm olduğu için zoraki bir saygı duydum. Ha anneme dedim bu arada, bunları verdi diye. Annem dedi ki "elbette büyüynce kapanıcaksın, okulu bitirdiğinde". Bi sinirlendim bi sinirlendim. Fıttırdım resmen. Okul lafı üniversite anlamında kullanılmıştı neyse ki. Giysiyi geçtik, doktor yasaklamıştı kaymak yemeyi, dolaptan gizli gizli kaymak aşırırdı, sonra akşama doktor getirin! Yeme deyince kızardı filan. Çok aksiydi be...
Hüma Hanım ailesini düşünen biri sanırım. Özellikle de seven. Ninem görümcesinin çocuğu olmuyor diye, kocasının isteğiyle, en küçük kızını görümcesine evlatlık vermiş?!! Üstelik kızı 5 yaşındaymış. Hoş daha büyük veya küçük bir fark olmazdı. Halam, kızı, hala hatırlıyor verildiği günü. Belki de onun için iyi olmuştur. Annesinden ayrı büyüdü. Annesi olmadığını bildiği halasına anne dedi, ama, annesinin elinde kalsaydı ilkokulu bile bitiremezdi, hatta gidemezdi bile...
En çok şaştığım şeylerden biri, Hüma Hanım ailesine mektup bırakıyor. Mektup yazıyor, kendi eliyle, hatta birde defter bırakıyor. Günlük gibi bişey herhalde. Yazı yazmasını biliyor?! 95 yaşında yazı yazmasını biliyor. Cumhuriyette doğmamış. Osmanlıda doğmuş, 1895'te filan. Ve Türkçe yazı yazmasını biliyor Latin harfleriyle. Gerçekten tuhafıma gitti. Tabii, o sanırım İstanbul insanı. Paşa babası filan vardır kesin :) Bilmiyorum. Yazı yazdığını öğrendiğimde doğduğu yılı hesapladım filan. Babanem yazı yazmayı bilmiyor. Hatta oğlu dahil kimseyi okula göndermemiş. Torunlarına bile karışmış. Neyse ki erkek torunlarının okumasına izin vermiş. Haa dur, büyükbabamı okutmuş, öğretmen lisesini kazanmış. O zamanlar onların orda öğretmen lisesi yokmuş, başka şehre gitmesi gerekiyormuş. Tek oğlan diye göndermemişler... Annem ilkokul mezunu, ortaokula yazılcağı gün ninem büyükbabama, "sana hakkımı helal etmem" demiş. Kimin hakkı kimde kaldı çözemiyorum şimdi. Annemden sonra diğer teyzeme karışmış. Ama o ortaokulu bitirebilmiş neyse ki. Ondan küçük teyzem (aile büyük :)), lisede kendisi bırakmış, okumamış. Büyükübabam okuması için yalvarmış, gitmemiş. En küçük teyzem masterını yurtdışında yaptı :). Ona hiç dokunamadı ninem :). Büyükbabam okumayan kızlarını kurslara göndermiş. Pratik meslekler edinsinler diye. Annemin dikiş hocalığı var mesela. Ama tayini çok uzağa çıktığı için göndermemişler. Hala annemin okumamış olduğunu söylemek zor gelir bana. Utanılcak bişeymiş gibi. Lisede bile, hani anket yaparlar ya, secereni sorarlar, annenin ve babanın öğrenim durumu, en azından "lise" yazmak isterdim. yazılacak kısmı parmağımla kapatırdım kimse görmesin diye. Utanırdım basbaya. İlkokulda çok sıkılırdım annen baban okumamış mı laflarından. Okutmamışlar deyince ailesi süper gerikafalı oluyormuş gibime geliyordu. Biliyorum büyükbabamı. Öyle biri değil. Tüm bunlar yüzünden Hüma hanımın o yaşta okuma yazma bilmesine şaşırmıştım.
Hüma Hanım, 96 yaşına rağmen, gayet akıllı bir kadın olarak kalmış. Ninem son 4 yılda tamamen aklını kaybetmişti. Son 2 yıldır yatalaktı, sevmediği torunlarının annesi, beğenmediği gelini annanem, tüm evlilik hayatı boyunca onunla aynı evde yaşadı. Bunadığı zaman, kendisi de yaşlı olmasına rağmen ona baktı. Onu yıkadı, altını bezledi. Hüma Hanım gayet güzel bi şekilde öldü. Kimseye muhtaç olmadan. Kimseyi yıllarca ölümünü beklettirmeden. Yaklaşık 7 yıl önce doktor bir kaç ay ömrü kaldı demişti nineme. Çocukluğumdan beri her yıl düzenli olarak, "Babaneniz kötüleşti, cenazesine gelmek zorunda kalabilirsiniz" telefonları geliyordu. Hüma Hanımın öldüğüne kimse inanmak istemedi. Ninemin yaşadığına inanmak zordu. Eminim kimse Hüma Hanım ölsün artık, dememiştir, aklından dahi geçirmemiştir. Valla ne yalan söyleyeyim. Çocukluğumdan beri ne zaman ölcek ninem diyorum içimden. Sevilen biri değildi. Hele ki, annemi asla sevmemiş, annaneme eziyet etmiş biri için "Allah uzun ömürler versin" demek, benim için duygusuz bir cümleydi. Tabii dışından söyleyemezsin bunu ayıp. Ne çok nefret ediyormuşum kadından. Töbe töbe. Tuhaf.
Hüma Hanımı özlerlermiş, yaşlı, ziyaret edilmesi gereken bir büyük olarak düşünmezlermiş onu. Bizim aile bayaa kalabalık, ama çocukları haricinde kimsenin "ninemi/babanemi/annanemi özledim, onu görmeye gitmeliyim" dediğini hatırlamıyorum. Ziyarete gidilmesi gereken yaşlı kimse olarak görülüyordu. Tabii, insanın kendini sevdirmesi gerek özlenmesi için. Ölünün arkasından konuşmuyorum ki? Yine de, her ne kadar ... (kötü bişey demek istemedim, aksi diyelim) birisi olsa bile, cenazesi kalabalıkmış. Aile kalabalık, hastalık/cenaze olduğunda herkes gider. Belki o yüzden kalabalıktı.
Ninem hakkında iyi hatırladığım tek şey, beni babanemin adıyla çağırıp saçımı okşamasıydı. Ailedeki tek saç rengimi seven kadındı. Ha bi de mas mavi gözlerini severdim.
Mekanı cennet olsun... ?? Neyse.
Kitap Hüma Hanım'ın ölümüyle başlıyor. Sonra anlatıyor bu Hüma Hanım kimdir, nasıl biridir. Merakımı cezbetti, ama nasıl biridir kısmına gelince kafamı bi türlü veremedim. Hüma Hanım 96. yaş gününde vafat ediyor. Yakın tarihde 100+ yaşındaki ninem vefat etmişti, sürekli onu hatırladım. Hiç iyi hatırlamadım. Ölünün arkasından konuşulmaz ama, aklımdakileri çıkarmadıkça o kitaba devam edemem.
Bu Hüma Hanım benim ninemin tam tersi bi kadın. Anladığım kadarıyla Cumhuriyet kadını. 1991 yılında 96 yaşında ölüyor. Yani Cumhuriyet'te değil Osmanlı'da doğuyor. Ama tam anlamıyla modern biri oluyor. Neyse, kitabı fazla okumadığımdan sadece ilk 10-20 sayfada anlatılanlarla tarif edicem.
Çok tatlı melek bir kadınmış. Torunlarıyla iletişimi kuşak farkına rağmen iyiymiş. Onu severlermiş. Ciddi anlamda. Benim ninemi seven biri pek bilmiyorum. Sadece saygı duydular, büyükleri olduğu için. Sevgi değil.
Hüma Hanım son doğumgünü tüm ailesiyle geçirmek istiyor onlara yemekler hazırlıyor. Kimsenin yardım etmesini istemiyor. Kuş sütü eksik bir tek. Ninem asla torunlarıyla aynı sofraya oturmadı. Hatta torun çocuklarıyla. Hiç bir zaman. Her zaman kendi odasında yedi. Asla torunlarına süt içirtmedi. Ziyan olarak gördü. İnek sağıp, evdeki çocuklara vermek yerine dışarı sattı, parasını kendine sakladı. Bırak sütü, eve gelen şekeri unu bile dışarı satarmış, parasını kendine ayırırmış. El işleri filan yapıp onları dışarı satarmış, eve hiç para ayırmazmış. Annenem büyükbabam ve çocukları hep beraber ninemle kalıyormuş. Ev kalabalık yani. Büyükbabam yurtdışında çalışıyor. Para gönderiyor göndermesine de, işçi zaten, çok yapabildiği bişey yok. Ninemin kardeşi, çocuklara süt getiremediği için, ceplerine şeker doldururmuş. Bildiğin toz şeker. Suya karıştırıp içsinler. Süt yerine geçmez ama, onlarında varlığı iyi değilmiş zaten. Şekeri bile eve gizli gizli getirirmiş, ablası farketmesin diye. Ölünün arkasından konuşulmaz, ben yazıyorum. Oraya her gittiğimizde ıhlamurların açma zamanı oluyordu. Koca ağaç. Asla ıhlamur toplattırmazdı. Kendi toplardı. Birazını kendine ayırır, kalanını dışarı satardı. Babam o uyurken filan gizli gizli çıkardı ağaca, toplardı. Ninem uyanır görürdü, "çok toplama" derdi. Hep böyle biriydi. Sanki parayı kefeninin içine sokucak, büyükbabam karşılıyor her şeyini (tek erkek çocuk ya). Yine de böyle bir hanım efendiydi.
Hüma Hanım çok anlayışlı biriymiş. Başkalarının dertlerini dinler, kendinden çok onları düşünürmüş. Ninem hasta numarası yapardı. Sadece oğluna değil bize bile :) Hatırlıyorum. Bi gün, ev bayaa büyük, koridor uzun. Koridorun ortasında perde var. Ev iki bölümlük, ön bölüm misafirlik, mutfak filan, arka bölüm yatak odaları, banyo filan. Ninemin ben bildim bileli bastonu var. Kullanmaya ihtiyaç duyduğundan değil :) Bi gün böyle parmak uçlarında koşmayı severdim, koşa koşa geldim, perdeyi açtım. Bi baktım ninem yürüyor! "Aa! ninem yü..!" dedim. Hemen bastona davrandı. Bastonla yürümeye başladı :) Ah çok komikti. Bi keresinde odaların birindeydim. Kapı aralıktı. Ninemle odalar karşılıklı. Ninem kapıdan çıktı, yürüyerek, topallamadan, sonra beni gördü, içeri girdi bastonu aldı devam etti :) Çok kez oldu böyle şeyler. Bi keresinde sevinçle salona girdim, herkes, ninem hariç, salonda olurdu. Sevinçle "ninemi yürürken gördüm!" dedim. Hani topal biliyorum ya onu. Ufak teyzem, bekar olduğundan onlarla kalıyordu, dedi "Onun yürümesi kimse yokken" :) Benim için eğlenceydi ninemi yürürken yakalamak. Hiç kızmazdı. Kızabileceği bişey değildi :) Farketmemiş takliti yapardı. Beni gördüğünde hemen topallamaya başlardı :) Çok komikti gerçekten. Bir de gelinini bana böyle böyle yaptı dermiş, oğluna geçermiş. Neyse ki büyükbabam hiç kulak asmamış. Bir de assaymış daha fena olurmuş.
Hüma Hanım, çok sağlıklıymış, hiç gripten ciddi hastalık geçirmemiş. Ninem de öksürse doktor çağırırdı EVE! Hastaneye gitmezdi. Bir tane doktoru vardı. Bir tek ona inanırdı. O demeliydi hasta değilsin diye. Onun çalıştığı hastaneye bile gitmezdi. Ha, böyle hapşırığa doktor çağıran biri olduğundan, pimpirikli biri olduğu sanılmasın! Sadece kendine geçerli o pimpiriği. Gelininin hiçbir doğumunda hastaneye gitmesine izin vermemiş. Gelini hiçbir zaman düzgün bir doğum yapmamış. Gelini her zaman doğumdan sonra bazen bebekle, bebek iyiyse yalnız, hastaneye "kaçırılarak" götürülmüş. Annem hatırlıyor bi tanesini. Annanem fenalaşmış, kendisi çocuk, babanesi hastaneye göndermiyor, evde başka kardeşleri var kendinden küçük, babası yurtdışında, amcalarına gitmiş babanesinden kaçarak. Amcaları gerçek amcaları değil. Tam olarak nesi olduğunu hala çözemiyorum :) Karışık geliyor neyse, demiş böyle böyle. Amcaları, akşam saati, gelmiş evin önüne, sessizce, ninemin yatmasını beklemişler. Evin önünde salon, pencereler boydan boya. Pencerenin altına gelip, annenemi pencereden çıkarmışlar dışarıya. Hastaneye "kaçırmışlar". Böylesine "sağlığa düşkün" birinden söz ediyoruz. Öyle ki, 9-10 aylık torunu, üstelik erkek (kendisinin erkek çocuklara düşkünlüğü vardır), yere düşmüş kucaktayken hastalanmış. Gitmesine izin vermemiş doktora. 2 ay hasta hasta yaşamış, sonra ölmüş. Torunlarının sağlığına süper düşkünmüş yani. Hayatı boyunca böyleydi.
Hüma Hanım giydiğine dikkat edermiş, yemesine içmesine, 95 yaşındaymış ama, daha gençmiş gibi davranır, düşünür, giyinirmiş. Daha genç derken çocukça değil, olgun ama yaşlı değil. Ninem pek bakmazdı giyinişine filan. Ona bişey diyemem. Ama torunlarının giyinişine karışırdı. Hatta benim!! 10 yaşımdayken unutmuyorum, namaz kılmaya başlayıp KAPANAYIM(!!!) diye etek, seccade ve baş örtüsü vermişti!!! O günden sonra onu pek sevmedim. O yaşlarda tabii ki nasıl biri olduğunu anlamıyordum. Ne kadar aksi olduğunu filan. Yaşlı biri diyordum. Zaten yüzünü pek görüyor değildim. Beni babanemin adıyla çağırırdı severdim. Babanem daha babam küçükken ölmüş. Onu hiç görmedim. Ona benziyormuşum. Bunu herkes söylüyor zaten. Ninem babanemi tanıyormuş: Arkadaşmış onlar, evlenene kadar aynı köydeymişler. O yüzden bana Alakasiz yerine babanemmiş gibi davranmasını severdim. Ama kapalılığa karşıydım. Binbir türlü sebeplerden. Ağzıma almazdım tabii, bütün ailem nerdeyse kapalı, annem dahil, ama o günlerden, okuldan gelme bişey. Neyse, o başörtüyü gördükten sonra ninem benim için bitti. Sadece büyüğüm olduğu için zoraki bir saygı duydum. Ha anneme dedim bu arada, bunları verdi diye. Annem dedi ki "elbette büyüynce kapanıcaksın, okulu bitirdiğinde". Bi sinirlendim bi sinirlendim. Fıttırdım resmen. Okul lafı üniversite anlamında kullanılmıştı neyse ki. Giysiyi geçtik, doktor yasaklamıştı kaymak yemeyi, dolaptan gizli gizli kaymak aşırırdı, sonra akşama doktor getirin! Yeme deyince kızardı filan. Çok aksiydi be...
Hüma Hanım ailesini düşünen biri sanırım. Özellikle de seven. Ninem görümcesinin çocuğu olmuyor diye, kocasının isteğiyle, en küçük kızını görümcesine evlatlık vermiş?!! Üstelik kızı 5 yaşındaymış. Hoş daha büyük veya küçük bir fark olmazdı. Halam, kızı, hala hatırlıyor verildiği günü. Belki de onun için iyi olmuştur. Annesinden ayrı büyüdü. Annesi olmadığını bildiği halasına anne dedi, ama, annesinin elinde kalsaydı ilkokulu bile bitiremezdi, hatta gidemezdi bile...
En çok şaştığım şeylerden biri, Hüma Hanım ailesine mektup bırakıyor. Mektup yazıyor, kendi eliyle, hatta birde defter bırakıyor. Günlük gibi bişey herhalde. Yazı yazmasını biliyor?! 95 yaşında yazı yazmasını biliyor. Cumhuriyette doğmamış. Osmanlıda doğmuş, 1895'te filan. Ve Türkçe yazı yazmasını biliyor Latin harfleriyle. Gerçekten tuhafıma gitti. Tabii, o sanırım İstanbul insanı. Paşa babası filan vardır kesin :) Bilmiyorum. Yazı yazdığını öğrendiğimde doğduğu yılı hesapladım filan. Babanem yazı yazmayı bilmiyor. Hatta oğlu dahil kimseyi okula göndermemiş. Torunlarına bile karışmış. Neyse ki erkek torunlarının okumasına izin vermiş. Haa dur, büyükbabamı okutmuş, öğretmen lisesini kazanmış. O zamanlar onların orda öğretmen lisesi yokmuş, başka şehre gitmesi gerekiyormuş. Tek oğlan diye göndermemişler... Annem ilkokul mezunu, ortaokula yazılcağı gün ninem büyükbabama, "sana hakkımı helal etmem" demiş. Kimin hakkı kimde kaldı çözemiyorum şimdi. Annemden sonra diğer teyzeme karışmış. Ama o ortaokulu bitirebilmiş neyse ki. Ondan küçük teyzem (aile büyük :)), lisede kendisi bırakmış, okumamış. Büyükübabam okuması için yalvarmış, gitmemiş. En küçük teyzem masterını yurtdışında yaptı :). Ona hiç dokunamadı ninem :). Büyükbabam okumayan kızlarını kurslara göndermiş. Pratik meslekler edinsinler diye. Annemin dikiş hocalığı var mesela. Ama tayini çok uzağa çıktığı için göndermemişler. Hala annemin okumamış olduğunu söylemek zor gelir bana. Utanılcak bişeymiş gibi. Lisede bile, hani anket yaparlar ya, secereni sorarlar, annenin ve babanın öğrenim durumu, en azından "lise" yazmak isterdim. yazılacak kısmı parmağımla kapatırdım kimse görmesin diye. Utanırdım basbaya. İlkokulda çok sıkılırdım annen baban okumamış mı laflarından. Okutmamışlar deyince ailesi süper gerikafalı oluyormuş gibime geliyordu. Biliyorum büyükbabamı. Öyle biri değil. Tüm bunlar yüzünden Hüma hanımın o yaşta okuma yazma bilmesine şaşırmıştım.
Hüma Hanım, 96 yaşına rağmen, gayet akıllı bir kadın olarak kalmış. Ninem son 4 yılda tamamen aklını kaybetmişti. Son 2 yıldır yatalaktı, sevmediği torunlarının annesi, beğenmediği gelini annanem, tüm evlilik hayatı boyunca onunla aynı evde yaşadı. Bunadığı zaman, kendisi de yaşlı olmasına rağmen ona baktı. Onu yıkadı, altını bezledi. Hüma Hanım gayet güzel bi şekilde öldü. Kimseye muhtaç olmadan. Kimseyi yıllarca ölümünü beklettirmeden. Yaklaşık 7 yıl önce doktor bir kaç ay ömrü kaldı demişti nineme. Çocukluğumdan beri her yıl düzenli olarak, "Babaneniz kötüleşti, cenazesine gelmek zorunda kalabilirsiniz" telefonları geliyordu. Hüma Hanımın öldüğüne kimse inanmak istemedi. Ninemin yaşadığına inanmak zordu. Eminim kimse Hüma Hanım ölsün artık, dememiştir, aklından dahi geçirmemiştir. Valla ne yalan söyleyeyim. Çocukluğumdan beri ne zaman ölcek ninem diyorum içimden. Sevilen biri değildi. Hele ki, annemi asla sevmemiş, annaneme eziyet etmiş biri için "Allah uzun ömürler versin" demek, benim için duygusuz bir cümleydi. Tabii dışından söyleyemezsin bunu ayıp. Ne çok nefret ediyormuşum kadından. Töbe töbe. Tuhaf.
Hüma Hanımı özlerlermiş, yaşlı, ziyaret edilmesi gereken bir büyük olarak düşünmezlermiş onu. Bizim aile bayaa kalabalık, ama çocukları haricinde kimsenin "ninemi/babanemi/annanemi özledim, onu görmeye gitmeliyim" dediğini hatırlamıyorum. Ziyarete gidilmesi gereken yaşlı kimse olarak görülüyordu. Tabii, insanın kendini sevdirmesi gerek özlenmesi için. Ölünün arkasından konuşmuyorum ki? Yine de, her ne kadar ... (kötü bişey demek istemedim, aksi diyelim) birisi olsa bile, cenazesi kalabalıkmış. Aile kalabalık, hastalık/cenaze olduğunda herkes gider. Belki o yüzden kalabalıktı.
Ninem hakkında iyi hatırladığım tek şey, beni babanemin adıyla çağırıp saçımı okşamasıydı. Ailedeki tek saç rengimi seven kadındı. Ha bi de mas mavi gözlerini severdim.
Mekanı cennet olsun... ?? Neyse.
Etiketler:
ailem,
kötü kaynana,
ne ki bu büyük sır?,
ninem
16 Mayıs 2009 Cumartesi
Acıdım Tibet'e (1. bölüm)
Dün "7 Years in Tibet" filmini izledim. Nasıl bir film olduğunu bilmiyordum. Yapcak bi işim yoktu. Film başladı izleyeyim bari dedim. Brad Pitt'i görünce hemen kapatasım geldi. Baktım farklı bir aksanla konuşuyor. Tv'yi kapatsam, canım kitap okumak istemedi filmi izledim.
Güzel filmdi, hatta çok güzel bi film. Başrolde Brat Pitt olmasına rağmen :) Brad Pitt'i sevmem hiç. Tibet'le ilgili, 2. Dünya Savaşı'yla ilgili hiç bilmediğim bişeyler öğrendim. Filmi izlerken, zaman zaman sıkılsam da, dedim kesin bloga yazmam gerek! :) Blog bağımlılık yaptı azıcık.
Burdan sonrası film ve daha binlerce şeyle ilgilidir. Filmi izlemeyenlerin okuması önerilmez. Ayrıca tahminen çok uzun olacaktır :)
Brat adamımız, Avusturyalı, Nazi döneminde yaşıyor. Olimpiyatta altın madalya kazanmış bir dağcı. Film onun tam Himalayalar'a giden trene binmesiyle başlıyor. Burası sıkıldığım ilk yerdi, çünkü insanlar neden dağa tırmanır bundan ne zevk alır anlamam. Dikey Limit'i bile izleyememiştim. Sıkılıp bırakmıştım. Tren garında Brad adamımız, Heinrich Harrer, diğer Almanlara ve Nazi bayrağına beklenildiği kadar itibar etmeyince bu filmde bi iş var dedim. Peter adında bir tur rehberi takıldı bunun takımına, ilk andan itibaren kıl kaptı. Bu sırada karısı İngrid Harrer hamileydi, şöyle bir 7 aylık herhalde. Garda hani bu Heinrich ünlü biri ya, fotoğraf çekildiler, aileleri çok süper mutlu değilmiş bunu hissettirdiler hatta söyledi sonra Brad. Neyse İmmerdolf mu ne var, aile arkadaşı, fotoğrafa girmedi. Dedim kesin bu kadın bu adamla aşna fişne olcak adam Himalayalarda halt ederken. Ki öyle oldu.
Heinrich kişisi 4 aylığına gidiyor taa Alamanyalardan kalkıp Himalayalara. 4 ay için. Bu hesapta çocuk 2 aylık filan olacak en çok. 4 ay için gidiyor adam. Hatta 4 aylığına gittiğinden, karısının gönlünü yapmadan gidiyor. 4 ay sonra gelince herşey düzelir zaten. Adam 13 yıl kalıyor Asyada. Leonorda'nun can simidiyle hayatta kalmaya çalışmasına benziyor bu biraz. Kim düşünür savaş çıkacağını? Kim düşünür 4 aylık stokla gitmişen 13 yıl oralarda sürüneceğini. Heinrich 4 ay sonra kafasını dağlara boşaltıp geleceğini düşünürken nerden bilsin çiğ at eti yemek zorunda kalacağını? Üstelik at tam anlamıyla ölmüş bile değildi...
İnsanlar plan yapar. Her zaman. En ince detayı, her olasılığı bile hesaplarlar bazen. Bazen kaba taslak bırakırlar düşüncelerini, ama o kadar tuhaf bir yerden vurur ki hayat, neye uğradıklarını şaşırırlar. Şans sadece, kısmet değil. Kısmet dersek, bazıları üvey evlat konumuna düşer. Neyse bu başka zamanın konusu olsun. Filmi izlerken bu bencil, burnu havada "piç" Heinrich'e çok acıdım. Hiç hiç aklına gelmezdi ki savaş çıksın, karısı ondan boşansın filan. Adam çiğ çiğ at eti yedi ya! Üstelik gerçek hayatmış!? Ama salak adamın gözü hala tepedeydi. Hala Himalayaların tepesine dünyanın çatısına ulaşmayı düşünüyordu. Heyt be...
İnsan ne kadar plan yaparsa yapsın bir yerlerden hiç ummadığı darbeyi yiyor. Elbette bugün bulutların üstünde uçarken yarın yere çakılacağını düşünür aklına getirir insan. Ama bunun nasıl olacağı, ne zaman olacağı meçhul. Ahh yine aynı konu. Belirsizlikten nefret ediyorum.
Filme devam;
Himalayaların Almanlar için önemi varmış. Hiç ulaşamamışlar. Giden dağcılar hep ölmüş, dağcılığın bu kısmını da anlamıyorum. Ölme ihtimalin bu kadar yüksekken neden sen hala dağa çıkarsın be adam? Ama bir yandan da düşününce, yarını görüp görmeme ihtimalin %50 zaten. Belki de ölücez zaten, bari adrenalin dolu ölelim diyorlardır. Neyse, garda biri gazetecilerden biri Heinrich'e "Himalayalara giden ilk Alman olacaksınız" dedi. Heinrich düzeltti hemen; "Ben Avustralyalıyım!". Önemli değil bu şimdilik. Almanlar Himalayaların tepesine "bizim yer" mi ne diyormuş. Akla bak sen! Almanya nerde, Himalayalar nerde! Sen git, Himalayaların tepesine, dünyanın çatısına "benim ora!" de! Bu ne kibir yeğenim? Hele bir soluklan... Aslında her millette var sanırım bu. Türklerde, "gökkubbe çadırımız, güneş direğimiz" lafı var. Tabii göçebe günlerden kalma. Dünyadaki her yer bizimdir anlayışını anlatıyor. Göçebe oldukları için belki anlayış gösterilebilir. Heryere gidebiliyorlar nasılsa diyerek. Belkide ben Türk olduğum için müsaama gösteriyorum, o da olabilir. Tarık Buğra'nın Osmancık'ında bir bölüm vardı. Osmancık bir dervişle karşılayıyor. O dönem kayı boyunu yöneten o muydu tam hatırlamıyorum. Kartal Kaya denilen bi yer var, derviş genelde orda yaşıyor. Bedevi zaten, her yere gidiyor. O Kartal Kaya tüm vadiyi görebiliyormuş, o yüzden oradaymış genelde. Neyse Osmancık buna soruyor, "Dile benden nereyi dilersen? Senin olsun orası!". Derviş hiç arkasına bakmadan, eliyle arkasını gösterip şurda biyer olur diyor. Osmancık orayı ona veriyor. Osmancık henüz Osman olmamış o dönemler. Farketmiyor ne kadar saçma bir soru sorduğunu. Adam göçebe. İstediği heryer onun yurdu zaten. O nerdeyse, yurdu da orda. Hafızaya bak be... Neyse, bu da "heryer benim" anlayışına örnekti. Diğer örnekler için (bkz: sömürgecilik)
Filmi izlerken sürekli olarak gerçek olup olmadığını merak ettim. Olaylar gerçektir belki ama kişiler? Filmin sonundaki yazı aklımı başıma getirdi.
Yolda bir tören gösterdiler, 4-5 yaşlarında bir çocuğa kral çocuğuymuş gibi hediyeler getiriyorlar. Bir müzik kutusu hediye geliyor. Seviniyor çocuk, anne babasına bakıp bişey diyor, anne babası kaşlarını çatıyor, susmasını istiyor. Bu çocukmuş Dalay Lama, sonradan öğreniyoruz.
Neyse, Heinrich Himalayalara vardı. Bi ara düştü filan, ağzım burnuma geldi. Hadi film bu, bunu biliyorum ama bunu yaşayan dağcılar var, benim kaldırabileceğim şey değil. Sakin kalmayı başaramam. Dağcılığı ve dağcıları anlamıyorum... Bir ara ona bağlı olan arkadaşı şu Peter kişisi düştü, o daha beterdi galiba :S Aha nasıl geri tırmanıcaksın, boşlukta kaldın derken, bi baktım ipe tırmanıyor... Zeki çocuk. Zaten film boyunca zeki kaldı :)
Çığ filan düştü bunların kamp yerine, herşeyi sildi süpürdü. Film nerde nasıl çekilmiş merak ettim. Filmin bir yerinde donmuş süper bir şelale vardı. Üstelik büyük. Brad yanına gitti şelalenin el kadar kaldı :) Çığ düşünce yukarı çıkmak yerine aşağı indiler. "Deli-kanlı" Heinrich Ben yukarı çıkcam dedi. Peter kabul etmedi. Bir kez daha sürtüştüler. Adam manyak mı ne? çığ geçmiş hala dağın tepesinde gözü.
Kampdayken karısını özlemek aklına geldi şapşal kendini beğenmiş Heinrich'in. Heinrich çok burnu havada o gardan beri. Fotoğrafa yalancıktan gülümsüyo filan. İtici bir karakter. Herşeyi ben bilirim pozlarında. Peter ağzına s.ç.yor tabii her seferin de :P Peter ondan aşağı değil aslında o da ukala. Ama en azından zeki ukala :) Tartışma olsa Heinrich tekme tokat dalar, Peter sözleriyle yener. Öyle işte.
Bunlar biraz aşağılara inerler. İngiliz Hindistanı'ndalardır. Dalay Lama'ya inanan birileri çıkar karşılarına. Fotoğrafı öpmelerini ister filan. Öperler. "Bu dalay lama, fotoğrafını yanınızda taşırsanız korur sizi" der bi kadın galiba. Dalay Lama kimdir nedir pek bişey bilmiyordum açıkçası, sadece Budistliğin mihenk taşı kişilerinden biri. Bu kadar bilgim :) Sene 1940 filandı filmde. Gösterdikleri resim 5 yaşında bir çocuk! Benim bildiğim Dalay, yüzü gözü buruşmuş biri. Tuhafıma gitti çok. 5 yaşında bir çocuk onların dini lideri filan. Tuhaf.
Çığ düştükten az zaman sonra bunları tutukluyorlar. İngilizler tutukluyorlar. Bunlar dağcı ya hani, dünyadan haberleri yok. Meğersem 2. Dünya Savaşı patlamış! İngiliz Hindistan'ında bulunduklarından ve Almanlarla İngilizler farklı saflarda olduklarından, bir karar çıkmışmış, İngiliz toprakları üzerindeki tüm düşmanlar esirdir.
Arkadaşım sayın İngiliz; lan taa Hindistan'a gitmişsin, ordaki halkın ebesini öpmüşsün, kast sistemi gibi iğrenç bir zihniyet kurmuşsun. Ne iğrenç adamsın sen? Toprağında yaşayan bir avuç dağcı Almandan sana ne zarar gelcek korkak herif? Ki üstelik kimin bağından kimi kovuyorsun? Sen hiç iznin olmayarak kralı olan bayrağı olan bir ülkeye girmişsin, para için kaynak için. Sonra bu ilhak ettiğin topraklarda, sen dışındaki herkesi yabancı ilan ediyorsun? Aklına s.ç.yım emi?! Ha yabancı diyor diyorsun, ne diye ülkende kilometrelerce uzaktaki bu yabancıları esir alıyorsun? Kim dedi alabilirsin? Kim sana dedi ülkendeki savaşı taşı dünyanın öbür ucuna? Ne kıskanç bişeysin sen? Ondan gördüm hemen benim olsun? Ne doyumsuzsun? Sıkıntıdan abartıyorum, ama bil ki durum bu... Yahu, turist onlar turist, para hazinesi onlar, hapse atmaya gelmez. Sonra mazallah kaçarlar ülkenden bi daha gelmezler? Kös kös oturursun sen de. Sevmiyorum savaşları.
Neyse, bunlar esir düştüler maalesef. Üzüldüm çok. Sen git saçma sapan dağcılık hevesinle, sonra esir alın filan. Hoş eğer kendi ülkesinde olsaydı, çoktan savaşa gitmiş, fiilen çarpışıyor olurdun. Belkide yaşamazdın? Dalay lamayı hiç tanımazdın. Tibet'e ulaşınca sana asidi kaçmış kola tadında gelirdi. Kültürü tanımazdın vs. Bunu uzatabilirim ama bir önemi yok. Çünkü sen zaten bunu yaşamamışsın. Yaşamadığın binlerde hayat var ona bakılırsa. Binlerse olasılık var yaşamınla ilgili. Keşkeler saçma geliyor bana. Keşkelerle ilgili kocaman fikirlerim var :) Başka zamana.
Anlatcak çok şeyim var. Bunları oturup adam gibi kimseye anlatamazdım herhalde. Dinlemediler. Çevremde birlikte fikir yürütebileceğim sanırım tek bir kişi var. O da benden uzakta şuan. Uzun zamandır görüşmedik. Kafalarımız tam uyuşuyor. Onu da anlatayım ben bi gün.
Buraya yazması güzel. Çünkü kimlerin düşüncelerinle ilgili olduğunu kimlerin olmadığını bilmiyorsun. İzleyici filan boş iş biraz :) İzleyici olması okuyor oldu anlamına gelmez. Okuyor olması hak veriyor olduğu anlamına gelmez. İzleyicinin olmaması okuyanının olmadığı anlamına gelmez. Güzel bişey bu. Hoş. Sevdim :) Yüz yüze konuşurken tüm bunlar insanın aklından geçiyor. Anladı mı? Sıktım mı? Ne düşünüyor? Niye surat astı? Komik bişey mi diyorum sanki yüzü gülüyor? Ve daha nicesi... (Noktala işaretinden sonra "ve" kelimesini kullalınabilir kıldığı için Nurullah Ataç'a sonsuz Teşekkür! :P) Klişe bile yazdım.
Nerde kalmıştık?
Bu Heinrich adamı çok kaçmayı denedi. Baktı ki zokayı yuttu, karısını ciddi ciddi özlemek aklına geldi. Hatta çocuğunu, Himalayalara gitmesi aslında kaçmaymış?! Çocuğu olsun olmamış, kürtaj neyin yok, çocuk doğcak ciddi ciddi, aklımı alır giderim demiş gitmiş. Oh olsun. Sanki döndüğünde çocuk ölmüş olcak? Bir gitti pir gitti, 13 yıl göremedin oğunu işte. Salak seni. Karısına mektup yazar. Peter'in birilerine mektup gönderdiğini öğrenir, ona verir mektubu.
Burda durmak gerek. Oğlu sanırım 1 yaşına gelmiştir bu yıl. Himalaya nerde Almanya, Avusturya nerde. Mektup oraya giderken kaybolur. Kaç ayda gider? Bir iki mektup için postacı oralara gider mi? Dünya çok büyük geliyor bana bazen. Yine Osmancık'ta bir bölümvardı, ya o derviş ya da Edebali, Osmancık'a sorar "Ne düşünüyorsun?", Osmancık hiç demek istemez, "Dünya ne kadar büyük der". Sonra güzel bir laf işitir, "Dünyanın büyük olduğunu düşünmek için, insanın kendisinin küçük olması gerekir. Eğer sen küçüksen, dünya sana çok büyük gelir.". Bu veya buna benzer bişeyler. Güzeldi. Okuduğum kitapları unutmuyorum. Bak bunu seviyorum. Ama bazen insanlar nasıl hatırlıyorsun diyor ya, cevap veremiyorum. Çünkü bilmiyorum. Sinirimi bozuyor o zaman.
Bir ilçeden diğer bir ilçeye gitmek bile zor geliyor bana. Türlü sebeplerden. Yürünecek yol değil, minibüs, otobüs, taksi, tren her bi meret var. Bu bile zor geliyor. Hay-yat-ta gidemem herhalde öyle plan yapıp, aklımı yanıma alıp gezmeyi. Gezmeyi severim diyorum. Gerçekten de severim. Ama bir yerden öbür yere gitmek, sanki ilk bulunduğum yerde herşeyimi bırakıp, sanki ilk bulunduğum yeri bilmiyorum aldatıp? yer değiştiriyormuşum gibi geliyor. İlk bulunduğum yeri brakmak zor geliyor, ihanet ediyormuşum gibi. İstiyor değilim orda sonsuza dek kalmayı, hatta tüm bağlarımı kopartayım bi daha adımımı atmayayım. Ama sanki böyle olunca, hayat dediğimiz meret beni bir şekilde oraya getirecek yaralarımı deşecekmiş gibi geliyor. "Sen misin bağlarımı koparıp gidcem bir daha arkama bakmıcam diyen?". S.ke s.ke yolumu düşürür kesin. çünkü şu hayatın şakaları, düşünceleri de ircaatlerı gibi hastalıklı. Kukla zannediyor. Hayat dediğim canlı bişey değil. Belki o da kukladır? Bilmiyorum. Korkuyorum onca kilometre uzağa gitmeye. Gitsem sanki gidemeyecekmişim, yolda bişey olacakmış veya bir daha hiç dönemeyecekmişim gibi. Mesela, Heinrich gitti taa oralara, hapisten kaçtı (anlatcam oraları), ben ilk iş (ne olursa olsun) ülkesine dönmeye çalışır sandım. Yapmadı, orda kaldı. Ben ilk iş ülkeme yuvama dönmeye çalışırdım. Ha evim yuvam yaşadığım ömrümü tükettiğim yeri çok mu seviyorum? Hayır. Ama güven duygusunu hissetmek isterdim. Tabii o koka koca adam. Dağda çığ düştüğünde sakin kalmayı bilen biri. Hayatta kalmak için çiğ at eti yiyebilin biri :) Evet takıldım buna. Hayatta kalamazdım her halde ben...
Ne bilim, onca yol gitmek filan. Evet dünya bana çok büyük geliyor. Küçük insanım ben. Kaybolurum koca dünyada.
Mektup diyorduk, adam gönderdi. Kaybolur dedim. Ama adam çaresiz tabii, güvercinin ayağına mı bağlıcak? Gönderdi ve hakkaten gitti, geriye cevap bile geldi. Adamın içinin yağları eridi resmen... Kadın bundan boşanmak istiyormuş, çocuğunun babası Immerholf olacakmış, şu aile dostu, 4 yaşına gelince gerçek baban öldü dicekmiş, boşanma kağıtlarını göndermiş, imzalasın diye. Valla ne yalan söyliim, göndermezdim boşanma kağıtlarını, kaybolur filan :) Adam ziyadesiyle hak etti. Çocuğu olcak diye kaçmış resmen terk etmiş karısını, niye evliliğini sürdürsün ki kadın?
Devamı yarın :)
Güzel filmdi, hatta çok güzel bi film. Başrolde Brat Pitt olmasına rağmen :) Brad Pitt'i sevmem hiç. Tibet'le ilgili, 2. Dünya Savaşı'yla ilgili hiç bilmediğim bişeyler öğrendim. Filmi izlerken, zaman zaman sıkılsam da, dedim kesin bloga yazmam gerek! :) Blog bağımlılık yaptı azıcık.
Burdan sonrası film ve daha binlerce şeyle ilgilidir. Filmi izlemeyenlerin okuması önerilmez. Ayrıca tahminen çok uzun olacaktır :)
Brat adamımız, Avusturyalı, Nazi döneminde yaşıyor. Olimpiyatta altın madalya kazanmış bir dağcı. Film onun tam Himalayalar'a giden trene binmesiyle başlıyor. Burası sıkıldığım ilk yerdi, çünkü insanlar neden dağa tırmanır bundan ne zevk alır anlamam. Dikey Limit'i bile izleyememiştim. Sıkılıp bırakmıştım. Tren garında Brad adamımız, Heinrich Harrer, diğer Almanlara ve Nazi bayrağına beklenildiği kadar itibar etmeyince bu filmde bi iş var dedim. Peter adında bir tur rehberi takıldı bunun takımına, ilk andan itibaren kıl kaptı. Bu sırada karısı İngrid Harrer hamileydi, şöyle bir 7 aylık herhalde. Garda hani bu Heinrich ünlü biri ya, fotoğraf çekildiler, aileleri çok süper mutlu değilmiş bunu hissettirdiler hatta söyledi sonra Brad. Neyse İmmerdolf mu ne var, aile arkadaşı, fotoğrafa girmedi. Dedim kesin bu kadın bu adamla aşna fişne olcak adam Himalayalarda halt ederken. Ki öyle oldu.
Heinrich kişisi 4 aylığına gidiyor taa Alamanyalardan kalkıp Himalayalara. 4 ay için. Bu hesapta çocuk 2 aylık filan olacak en çok. 4 ay için gidiyor adam. Hatta 4 aylığına gittiğinden, karısının gönlünü yapmadan gidiyor. 4 ay sonra gelince herşey düzelir zaten. Adam 13 yıl kalıyor Asyada. Leonorda'nun can simidiyle hayatta kalmaya çalışmasına benziyor bu biraz. Kim düşünür savaş çıkacağını? Kim düşünür 4 aylık stokla gitmişen 13 yıl oralarda sürüneceğini. Heinrich 4 ay sonra kafasını dağlara boşaltıp geleceğini düşünürken nerden bilsin çiğ at eti yemek zorunda kalacağını? Üstelik at tam anlamıyla ölmüş bile değildi...
İnsanlar plan yapar. Her zaman. En ince detayı, her olasılığı bile hesaplarlar bazen. Bazen kaba taslak bırakırlar düşüncelerini, ama o kadar tuhaf bir yerden vurur ki hayat, neye uğradıklarını şaşırırlar. Şans sadece, kısmet değil. Kısmet dersek, bazıları üvey evlat konumuna düşer. Neyse bu başka zamanın konusu olsun. Filmi izlerken bu bencil, burnu havada "piç" Heinrich'e çok acıdım. Hiç hiç aklına gelmezdi ki savaş çıksın, karısı ondan boşansın filan. Adam çiğ çiğ at eti yedi ya! Üstelik gerçek hayatmış!? Ama salak adamın gözü hala tepedeydi. Hala Himalayaların tepesine dünyanın çatısına ulaşmayı düşünüyordu. Heyt be...
İnsan ne kadar plan yaparsa yapsın bir yerlerden hiç ummadığı darbeyi yiyor. Elbette bugün bulutların üstünde uçarken yarın yere çakılacağını düşünür aklına getirir insan. Ama bunun nasıl olacağı, ne zaman olacağı meçhul. Ahh yine aynı konu. Belirsizlikten nefret ediyorum.
Filme devam;
Himalayaların Almanlar için önemi varmış. Hiç ulaşamamışlar. Giden dağcılar hep ölmüş, dağcılığın bu kısmını da anlamıyorum. Ölme ihtimalin bu kadar yüksekken neden sen hala dağa çıkarsın be adam? Ama bir yandan da düşününce, yarını görüp görmeme ihtimalin %50 zaten. Belki de ölücez zaten, bari adrenalin dolu ölelim diyorlardır. Neyse, garda biri gazetecilerden biri Heinrich'e "Himalayalara giden ilk Alman olacaksınız" dedi. Heinrich düzeltti hemen; "Ben Avustralyalıyım!". Önemli değil bu şimdilik. Almanlar Himalayaların tepesine "bizim yer" mi ne diyormuş. Akla bak sen! Almanya nerde, Himalayalar nerde! Sen git, Himalayaların tepesine, dünyanın çatısına "benim ora!" de! Bu ne kibir yeğenim? Hele bir soluklan... Aslında her millette var sanırım bu. Türklerde, "gökkubbe çadırımız, güneş direğimiz" lafı var. Tabii göçebe günlerden kalma. Dünyadaki her yer bizimdir anlayışını anlatıyor. Göçebe oldukları için belki anlayış gösterilebilir. Heryere gidebiliyorlar nasılsa diyerek. Belkide ben Türk olduğum için müsaama gösteriyorum, o da olabilir. Tarık Buğra'nın Osmancık'ında bir bölüm vardı. Osmancık bir dervişle karşılayıyor. O dönem kayı boyunu yöneten o muydu tam hatırlamıyorum. Kartal Kaya denilen bi yer var, derviş genelde orda yaşıyor. Bedevi zaten, her yere gidiyor. O Kartal Kaya tüm vadiyi görebiliyormuş, o yüzden oradaymış genelde. Neyse Osmancık buna soruyor, "Dile benden nereyi dilersen? Senin olsun orası!". Derviş hiç arkasına bakmadan, eliyle arkasını gösterip şurda biyer olur diyor. Osmancık orayı ona veriyor. Osmancık henüz Osman olmamış o dönemler. Farketmiyor ne kadar saçma bir soru sorduğunu. Adam göçebe. İstediği heryer onun yurdu zaten. O nerdeyse, yurdu da orda. Hafızaya bak be... Neyse, bu da "heryer benim" anlayışına örnekti. Diğer örnekler için (bkz: sömürgecilik)
Filmi izlerken sürekli olarak gerçek olup olmadığını merak ettim. Olaylar gerçektir belki ama kişiler? Filmin sonundaki yazı aklımı başıma getirdi.
Yolda bir tören gösterdiler, 4-5 yaşlarında bir çocuğa kral çocuğuymuş gibi hediyeler getiriyorlar. Bir müzik kutusu hediye geliyor. Seviniyor çocuk, anne babasına bakıp bişey diyor, anne babası kaşlarını çatıyor, susmasını istiyor. Bu çocukmuş Dalay Lama, sonradan öğreniyoruz.
Neyse, Heinrich Himalayalara vardı. Bi ara düştü filan, ağzım burnuma geldi. Hadi film bu, bunu biliyorum ama bunu yaşayan dağcılar var, benim kaldırabileceğim şey değil. Sakin kalmayı başaramam. Dağcılığı ve dağcıları anlamıyorum... Bir ara ona bağlı olan arkadaşı şu Peter kişisi düştü, o daha beterdi galiba :S Aha nasıl geri tırmanıcaksın, boşlukta kaldın derken, bi baktım ipe tırmanıyor... Zeki çocuk. Zaten film boyunca zeki kaldı :)
Çığ filan düştü bunların kamp yerine, herşeyi sildi süpürdü. Film nerde nasıl çekilmiş merak ettim. Filmin bir yerinde donmuş süper bir şelale vardı. Üstelik büyük. Brad yanına gitti şelalenin el kadar kaldı :) Çığ düşünce yukarı çıkmak yerine aşağı indiler. "Deli-kanlı" Heinrich Ben yukarı çıkcam dedi. Peter kabul etmedi. Bir kez daha sürtüştüler. Adam manyak mı ne? çığ geçmiş hala dağın tepesinde gözü.
Kampdayken karısını özlemek aklına geldi şapşal kendini beğenmiş Heinrich'in. Heinrich çok burnu havada o gardan beri. Fotoğrafa yalancıktan gülümsüyo filan. İtici bir karakter. Herşeyi ben bilirim pozlarında. Peter ağzına s.ç.yor tabii her seferin de :P Peter ondan aşağı değil aslında o da ukala. Ama en azından zeki ukala :) Tartışma olsa Heinrich tekme tokat dalar, Peter sözleriyle yener. Öyle işte.
Bunlar biraz aşağılara inerler. İngiliz Hindistanı'ndalardır. Dalay Lama'ya inanan birileri çıkar karşılarına. Fotoğrafı öpmelerini ister filan. Öperler. "Bu dalay lama, fotoğrafını yanınızda taşırsanız korur sizi" der bi kadın galiba. Dalay Lama kimdir nedir pek bişey bilmiyordum açıkçası, sadece Budistliğin mihenk taşı kişilerinden biri. Bu kadar bilgim :) Sene 1940 filandı filmde. Gösterdikleri resim 5 yaşında bir çocuk! Benim bildiğim Dalay, yüzü gözü buruşmuş biri. Tuhafıma gitti çok. 5 yaşında bir çocuk onların dini lideri filan. Tuhaf.
Çığ düştükten az zaman sonra bunları tutukluyorlar. İngilizler tutukluyorlar. Bunlar dağcı ya hani, dünyadan haberleri yok. Meğersem 2. Dünya Savaşı patlamış! İngiliz Hindistan'ında bulunduklarından ve Almanlarla İngilizler farklı saflarda olduklarından, bir karar çıkmışmış, İngiliz toprakları üzerindeki tüm düşmanlar esirdir.
Arkadaşım sayın İngiliz; lan taa Hindistan'a gitmişsin, ordaki halkın ebesini öpmüşsün, kast sistemi gibi iğrenç bir zihniyet kurmuşsun. Ne iğrenç adamsın sen? Toprağında yaşayan bir avuç dağcı Almandan sana ne zarar gelcek korkak herif? Ki üstelik kimin bağından kimi kovuyorsun? Sen hiç iznin olmayarak kralı olan bayrağı olan bir ülkeye girmişsin, para için kaynak için. Sonra bu ilhak ettiğin topraklarda, sen dışındaki herkesi yabancı ilan ediyorsun? Aklına s.ç.yım emi?! Ha yabancı diyor diyorsun, ne diye ülkende kilometrelerce uzaktaki bu yabancıları esir alıyorsun? Kim dedi alabilirsin? Kim sana dedi ülkendeki savaşı taşı dünyanın öbür ucuna? Ne kıskanç bişeysin sen? Ondan gördüm hemen benim olsun? Ne doyumsuzsun? Sıkıntıdan abartıyorum, ama bil ki durum bu... Yahu, turist onlar turist, para hazinesi onlar, hapse atmaya gelmez. Sonra mazallah kaçarlar ülkenden bi daha gelmezler? Kös kös oturursun sen de. Sevmiyorum savaşları.
Neyse, bunlar esir düştüler maalesef. Üzüldüm çok. Sen git saçma sapan dağcılık hevesinle, sonra esir alın filan. Hoş eğer kendi ülkesinde olsaydı, çoktan savaşa gitmiş, fiilen çarpışıyor olurdun. Belkide yaşamazdın? Dalay lamayı hiç tanımazdın. Tibet'e ulaşınca sana asidi kaçmış kola tadında gelirdi. Kültürü tanımazdın vs. Bunu uzatabilirim ama bir önemi yok. Çünkü sen zaten bunu yaşamamışsın. Yaşamadığın binlerde hayat var ona bakılırsa. Binlerse olasılık var yaşamınla ilgili. Keşkeler saçma geliyor bana. Keşkelerle ilgili kocaman fikirlerim var :) Başka zamana.
Anlatcak çok şeyim var. Bunları oturup adam gibi kimseye anlatamazdım herhalde. Dinlemediler. Çevremde birlikte fikir yürütebileceğim sanırım tek bir kişi var. O da benden uzakta şuan. Uzun zamandır görüşmedik. Kafalarımız tam uyuşuyor. Onu da anlatayım ben bi gün.
Buraya yazması güzel. Çünkü kimlerin düşüncelerinle ilgili olduğunu kimlerin olmadığını bilmiyorsun. İzleyici filan boş iş biraz :) İzleyici olması okuyor oldu anlamına gelmez. Okuyor olması hak veriyor olduğu anlamına gelmez. İzleyicinin olmaması okuyanının olmadığı anlamına gelmez. Güzel bişey bu. Hoş. Sevdim :) Yüz yüze konuşurken tüm bunlar insanın aklından geçiyor. Anladı mı? Sıktım mı? Ne düşünüyor? Niye surat astı? Komik bişey mi diyorum sanki yüzü gülüyor? Ve daha nicesi... (Noktala işaretinden sonra "ve" kelimesini kullalınabilir kıldığı için Nurullah Ataç'a sonsuz Teşekkür! :P) Klişe bile yazdım.
Nerde kalmıştık?
Bu Heinrich adamı çok kaçmayı denedi. Baktı ki zokayı yuttu, karısını ciddi ciddi özlemek aklına geldi. Hatta çocuğunu, Himalayalara gitmesi aslında kaçmaymış?! Çocuğu olsun olmamış, kürtaj neyin yok, çocuk doğcak ciddi ciddi, aklımı alır giderim demiş gitmiş. Oh olsun. Sanki döndüğünde çocuk ölmüş olcak? Bir gitti pir gitti, 13 yıl göremedin oğunu işte. Salak seni. Karısına mektup yazar. Peter'in birilerine mektup gönderdiğini öğrenir, ona verir mektubu.
Burda durmak gerek. Oğlu sanırım 1 yaşına gelmiştir bu yıl. Himalaya nerde Almanya, Avusturya nerde. Mektup oraya giderken kaybolur. Kaç ayda gider? Bir iki mektup için postacı oralara gider mi? Dünya çok büyük geliyor bana bazen. Yine Osmancık'ta bir bölümvardı, ya o derviş ya da Edebali, Osmancık'a sorar "Ne düşünüyorsun?", Osmancık hiç demek istemez, "Dünya ne kadar büyük der". Sonra güzel bir laf işitir, "Dünyanın büyük olduğunu düşünmek için, insanın kendisinin küçük olması gerekir. Eğer sen küçüksen, dünya sana çok büyük gelir.". Bu veya buna benzer bişeyler. Güzeldi. Okuduğum kitapları unutmuyorum. Bak bunu seviyorum. Ama bazen insanlar nasıl hatırlıyorsun diyor ya, cevap veremiyorum. Çünkü bilmiyorum. Sinirimi bozuyor o zaman.
Bir ilçeden diğer bir ilçeye gitmek bile zor geliyor bana. Türlü sebeplerden. Yürünecek yol değil, minibüs, otobüs, taksi, tren her bi meret var. Bu bile zor geliyor. Hay-yat-ta gidemem herhalde öyle plan yapıp, aklımı yanıma alıp gezmeyi. Gezmeyi severim diyorum. Gerçekten de severim. Ama bir yerden öbür yere gitmek, sanki ilk bulunduğum yerde herşeyimi bırakıp, sanki ilk bulunduğum yeri bilmiyorum aldatıp? yer değiştiriyormuşum gibi geliyor. İlk bulunduğum yeri brakmak zor geliyor, ihanet ediyormuşum gibi. İstiyor değilim orda sonsuza dek kalmayı, hatta tüm bağlarımı kopartayım bi daha adımımı atmayayım. Ama sanki böyle olunca, hayat dediğimiz meret beni bir şekilde oraya getirecek yaralarımı deşecekmiş gibi geliyor. "Sen misin bağlarımı koparıp gidcem bir daha arkama bakmıcam diyen?". S.ke s.ke yolumu düşürür kesin. çünkü şu hayatın şakaları, düşünceleri de ircaatlerı gibi hastalıklı. Kukla zannediyor. Hayat dediğim canlı bişey değil. Belki o da kukladır? Bilmiyorum. Korkuyorum onca kilometre uzağa gitmeye. Gitsem sanki gidemeyecekmişim, yolda bişey olacakmış veya bir daha hiç dönemeyecekmişim gibi. Mesela, Heinrich gitti taa oralara, hapisten kaçtı (anlatcam oraları), ben ilk iş (ne olursa olsun) ülkesine dönmeye çalışır sandım. Yapmadı, orda kaldı. Ben ilk iş ülkeme yuvama dönmeye çalışırdım. Ha evim yuvam yaşadığım ömrümü tükettiğim yeri çok mu seviyorum? Hayır. Ama güven duygusunu hissetmek isterdim. Tabii o koka koca adam. Dağda çığ düştüğünde sakin kalmayı bilen biri. Hayatta kalmak için çiğ at eti yiyebilin biri :) Evet takıldım buna. Hayatta kalamazdım her halde ben...
Ne bilim, onca yol gitmek filan. Evet dünya bana çok büyük geliyor. Küçük insanım ben. Kaybolurum koca dünyada.
Mektup diyorduk, adam gönderdi. Kaybolur dedim. Ama adam çaresiz tabii, güvercinin ayağına mı bağlıcak? Gönderdi ve hakkaten gitti, geriye cevap bile geldi. Adamın içinin yağları eridi resmen... Kadın bundan boşanmak istiyormuş, çocuğunun babası Immerholf olacakmış, şu aile dostu, 4 yaşına gelince gerçek baban öldü dicekmiş, boşanma kağıtlarını göndermiş, imzalasın diye. Valla ne yalan söyliim, göndermezdim boşanma kağıtlarını, kaybolur filan :) Adam ziyadesiyle hak etti. Çocuğu olcak diye kaçmış resmen terk etmiş karısını, niye evliliğini sürdürsün ki kadın?
Devamı yarın :)
Etiketler:
7 years in tibet,
brad pitt,
dalay lama,
din,
kültür,
savaş
14 Mayıs 2009 Perşembe
Ahh!!! Real monsters!
Bu çizgi filmde bi bölüm vardı, o bölümde ki bir laf çok hoşuma gitmişti.
Ickis, Oblina ve Krumm 3 arkadaş, korkutma akademisindeler :) Eğer insanları korkutamazlarsa ya akademiden atılcaklar ya da yok olcaklar. Bu arada bu canavarların "gerçek" olduğunu kimse bilmemeli. Korkutup kaçıyorlar genelde. Neyse.
Bir gün bir fotoğrafçı/gazeteci, bu canabarların gerçek olduğunu iddia eder. Sanırım pusu kuruyordu. Ickis bu adamı korkutmayı dener, ki korkutur, ama adam bir anda fotoğraf makinesini çıkarır ve flashı patlatır! Zaten korkar yapıda olan Ickis korkup kaçar. Arkadaşlarının yanına gider, onlara durumu anlatır. Adam bunları takip eder filan. Bir şekilde izlerini kaybettirirler.
Ickis kafayı yemek üzeredir. Ve bir canavarın sahip olmaması gereken bir duygusu oluşmuştur; korkmak! Anaç arkadaş Oblina farkeder, der ki;
-Ickis, sen insanlaşıyorsun! Sadece insanlar bilmedikleri şeylerden korkarlar!
Çizgi filmi çok sevmezdim. Yayınlandığı için izledim sadece. Kendi içinde çarpıklıkları vardı. İyiye kötü demek, seviyoruma nefret ediyorum demek güzele berbat demek gibi. Mantığı tam olurmuş değildi. Herşeyin tersi yaşamlarının kuralıydı. Fakat iyice oturtamışlardı işte. Bazen bazı şeylere güzel demek zorunda kalıyorlardı. Eksiler eksileri artı yapıyordu filan.
O söze aşık olmuştum! Kaç yaşındaydım tam hatırlamıyorum. Lise 1, 2?? Çocukken izlediğim bişey değildi bu :) Günlerce MSN'imde ileti olarak kalmıştı. Her ne kadar salakça gözükse bile sevmiştim. O cümle gerçekten anlamlıydı. Hala anlamlı. Hala güzel. Hala mantıklı.
Bir yerde yürümüşüm, ama artık öyle bir raddeye gelmişim ki, önüm uçurum mu yoksa hala basacak yer var mı bilmiyorum. Ayağımı attığımda boşluğa mı düşücem yoksa ayaklarımın altında taşları hissedicekm miyim bilmiyorum. Çünkü yolun devam edip etmediğini veya nasıl nerden devam ettiğini bilmiyorum. Geleceğim var mı yok mu, varsa nasıl bişey bilmiyorum. Aynen Ickis gibi korkuyorum. Yarını bilmiyorum ve yarından korkuyorum. İnsanlaşıyorum. Birazcık belirsizlikten kaçmak isterdim. birazcık taslak olsun önünde. Kesin hatlara gerek yok. Flu bişeyler de kabul edilir. Kaba taslak. Dünyanın neresine sürüklenicem. Nasıl olacak hayatım hiç bir fikrim yok. Hiç bir ipucu. Okuduğum bir okul yok, mezun olduğumda şu mesleği yapsam desem. Geleceğimi garantiye alabileceğim hiçbir icraatım yok. Hayatta kalmayı şöyle böyle başarırım belki. Ama nasıl olacak? Arkadaşlarım çevrem? İşim olacak mı? Hiçbir belirti yok geleceğe dair. Ara sıra kendime kahve falı bakıyorum. Yok, orda da bişey gözükmüyor.
Camdan dışarı bakıyor gibiyim. Ama çok şiddetli yağmur var, yağmur o kadar şiddetli ki sanki hiç bitmeyecek. Ama biliyorsun sonsuza dek böyle sürmez. Kış bile olsa yaza dönecek. Ama hangi ayda olduğunu yaza ne kadar zaman kaldığını hesap edemiyorsun. Yağmurdan Karşıdaki binayı göremiyorsun. Üzerini sıkıca giyinip, yağmurluk şemsiye alıp dışarı çıksan, hayata atılsan, bunun zamanı değil biliyorsun, kediye dönersin. Sabırla beklemen gerek. Ama içini kaplayan huzursuzluk sabra yer bırakmıyor. İçini çeke çeke bekliyorsun. Geçicek bi gün. O gün ne zaman gelir bilinmez. Yine yaz gelir mi, o gelecek olan yaz ne kadar sürer, tekrar ne zaman kış gelir, kış gelir mi bilmiyorsun.
Okyanusa düşüp, bulduğun bir sandal bozuntusuna tutunmak gibi. Yüzme bilmeden. Yüzmeyi bilip bilmediğinden emin olmadan. Anakaradan kimbilir kaç mil uzakta. Anakara kimbilir hangi yönde. Kuzey nere batı nere. Kuzeyi batıyı bilmenin bir faydası olur mu? Sandala tutulu ne kadar dayanabilirsin? Titanic'de Leonardo can simidini kendi giyip, Kate'i koca duvar saatine çıkarmıştı. Hesapta kendisi can simidi sayesinde yaşayacak, Kate ise saatin üstünde olduğundan yaşayacaktı. Leonardo, can simidi olmasına rağmen soğuktan donarak öldü.
Neyse, çizgi filme dönelim.
Adam Ickis'in resmini gazeteye bastı, basımevine gittiler engellemek için. Olmadı. Gazete dağıtılmaya başlandı. Son anda gazeteleri kimsenin eline geçmeden topladılar. Zor olmuştu.
Oblina'nın ailesi çok zenginmiş. Tipik arkadaşlarına zengin olduğunu söylememe. Bir manikür pedikürcünün lağımına yerleşmişlermiş. Tırnak para yerine geçiyor zaten. Böylece çok zenginlermiş. Tuhaf geçmişti. Neyse. Çizgi film genel olarak böyle iğrençlikler üzerine kuruluydu zaten.
Ickis, Oblina ve Krumm 3 arkadaş, korkutma akademisindeler :) Eğer insanları korkutamazlarsa ya akademiden atılcaklar ya da yok olcaklar. Bu arada bu canavarların "gerçek" olduğunu kimse bilmemeli. Korkutup kaçıyorlar genelde. Neyse.
Bir gün bir fotoğrafçı/gazeteci, bu canabarların gerçek olduğunu iddia eder. Sanırım pusu kuruyordu. Ickis bu adamı korkutmayı dener, ki korkutur, ama adam bir anda fotoğraf makinesini çıkarır ve flashı patlatır! Zaten korkar yapıda olan Ickis korkup kaçar. Arkadaşlarının yanına gider, onlara durumu anlatır. Adam bunları takip eder filan. Bir şekilde izlerini kaybettirirler.
Ickis kafayı yemek üzeredir. Ve bir canavarın sahip olmaması gereken bir duygusu oluşmuştur; korkmak! Anaç arkadaş Oblina farkeder, der ki;
-Ickis, sen insanlaşıyorsun! Sadece insanlar bilmedikleri şeylerden korkarlar!
Çizgi filmi çok sevmezdim. Yayınlandığı için izledim sadece. Kendi içinde çarpıklıkları vardı. İyiye kötü demek, seviyoruma nefret ediyorum demek güzele berbat demek gibi. Mantığı tam olurmuş değildi. Herşeyin tersi yaşamlarının kuralıydı. Fakat iyice oturtamışlardı işte. Bazen bazı şeylere güzel demek zorunda kalıyorlardı. Eksiler eksileri artı yapıyordu filan.
O söze aşık olmuştum! Kaç yaşındaydım tam hatırlamıyorum. Lise 1, 2?? Çocukken izlediğim bişey değildi bu :) Günlerce MSN'imde ileti olarak kalmıştı. Her ne kadar salakça gözükse bile sevmiştim. O cümle gerçekten anlamlıydı. Hala anlamlı. Hala güzel. Hala mantıklı.
Bir yerde yürümüşüm, ama artık öyle bir raddeye gelmişim ki, önüm uçurum mu yoksa hala basacak yer var mı bilmiyorum. Ayağımı attığımda boşluğa mı düşücem yoksa ayaklarımın altında taşları hissedicekm miyim bilmiyorum. Çünkü yolun devam edip etmediğini veya nasıl nerden devam ettiğini bilmiyorum. Geleceğim var mı yok mu, varsa nasıl bişey bilmiyorum. Aynen Ickis gibi korkuyorum. Yarını bilmiyorum ve yarından korkuyorum. İnsanlaşıyorum. Birazcık belirsizlikten kaçmak isterdim. birazcık taslak olsun önünde. Kesin hatlara gerek yok. Flu bişeyler de kabul edilir. Kaba taslak. Dünyanın neresine sürüklenicem. Nasıl olacak hayatım hiç bir fikrim yok. Hiç bir ipucu. Okuduğum bir okul yok, mezun olduğumda şu mesleği yapsam desem. Geleceğimi garantiye alabileceğim hiçbir icraatım yok. Hayatta kalmayı şöyle böyle başarırım belki. Ama nasıl olacak? Arkadaşlarım çevrem? İşim olacak mı? Hiçbir belirti yok geleceğe dair. Ara sıra kendime kahve falı bakıyorum. Yok, orda da bişey gözükmüyor.
Camdan dışarı bakıyor gibiyim. Ama çok şiddetli yağmur var, yağmur o kadar şiddetli ki sanki hiç bitmeyecek. Ama biliyorsun sonsuza dek böyle sürmez. Kış bile olsa yaza dönecek. Ama hangi ayda olduğunu yaza ne kadar zaman kaldığını hesap edemiyorsun. Yağmurdan Karşıdaki binayı göremiyorsun. Üzerini sıkıca giyinip, yağmurluk şemsiye alıp dışarı çıksan, hayata atılsan, bunun zamanı değil biliyorsun, kediye dönersin. Sabırla beklemen gerek. Ama içini kaplayan huzursuzluk sabra yer bırakmıyor. İçini çeke çeke bekliyorsun. Geçicek bi gün. O gün ne zaman gelir bilinmez. Yine yaz gelir mi, o gelecek olan yaz ne kadar sürer, tekrar ne zaman kış gelir, kış gelir mi bilmiyorsun.
Okyanusa düşüp, bulduğun bir sandal bozuntusuna tutunmak gibi. Yüzme bilmeden. Yüzmeyi bilip bilmediğinden emin olmadan. Anakaradan kimbilir kaç mil uzakta. Anakara kimbilir hangi yönde. Kuzey nere batı nere. Kuzeyi batıyı bilmenin bir faydası olur mu? Sandala tutulu ne kadar dayanabilirsin? Titanic'de Leonardo can simidini kendi giyip, Kate'i koca duvar saatine çıkarmıştı. Hesapta kendisi can simidi sayesinde yaşayacak, Kate ise saatin üstünde olduğundan yaşayacaktı. Leonardo, can simidi olmasına rağmen soğuktan donarak öldü.
Neyse, çizgi filme dönelim.
Adam Ickis'in resmini gazeteye bastı, basımevine gittiler engellemek için. Olmadı. Gazete dağıtılmaya başlandı. Son anda gazeteleri kimsenin eline geçmeden topladılar. Zor olmuştu.
Oblina'nın ailesi çok zenginmiş. Tipik arkadaşlarına zengin olduğunu söylememe. Bir manikür pedikürcünün lağımına yerleşmişlermiş. Tırnak para yerine geçiyor zaten. Böylece çok zenginlermiş. Tuhaf geçmişti. Neyse. Çizgi film genel olarak böyle iğrençlikler üzerine kuruluydu zaten.
11 Mayıs 2009 Pazartesi
Şunu okumak gerek önce...
Bunu, linki, buraya koymak için "henüz zaman var Alakasiz" diyordum. Ama başka bir yazı tetikledi;
(sansür*) kiz arkadasimda kisilik bolunmasi var
(sansür*) ensest iliskiye maruz kalmis kuckken
(sansür*) ayriligimizin sebebi bu
(sansür*) iste
(sansür*) boyle hayata kafam girsin lan
Bilmiyorum. Belki de sözü geçen kişi olacağımdan korktum.
Bazı konular hakkında link koymak istiyorum buraya. Google AdSense harici link verilebiliyormu bilmiyorum.
Bunun sadece doğuda filan olduğunu sanıyorlar. Değil.
Bunu, linki, buraya koymak için "henüz zaman var Alakasiz" diyordum. Ama başka bir yazı tetikledi;
(sansür*) kiz arkadasimda kisilik bolunmasi var
(sansür*) ensest iliskiye maruz kalmis kuckken
(sansür*) ayriligimizin sebebi bu
(sansür*) iste
(sansür*) boyle hayata kafam girsin lan
Bilmiyorum. Belki de sözü geçen kişi olacağımdan korktum.
Bazı konular hakkında link koymak istiyorum buraya. Google AdSense harici link verilebiliyormu bilmiyorum.
Bunun sadece doğuda filan olduğunu sanıyorlar. Değil.
8 Mayıs 2009 Cuma
Bütün anneler melektir
Gazete almaya dışarı çıkmıştım. Yarın veya pazar günü anneler günü ya. Büssürü şey koymuşlar ilk sayfaya. "Bütün anneler melektir". Yazıyı gördüğüm anda içimi yükselen bir nefret kapladı.
Bütün anneler melektir;
1.5 yaşındaki çocuğu, ona "küfrettiği için" döve döve hastanelik eden anne bir melekti
Doğar doğmaz çocuğunu çöp kutusuna atan anneler birer melektir.
Gayri meşru çocuğuna önce çamaşır suyu içiren, ölmeyince boğan anne bir melekti.
1 yaşında ya var ya yok kızını para için başka adamlara satan anne bir melekti.
Hüseyin Üzmez'in tecavüz/taciz ettiği 14 yaşındaki kızın annesi de bir melekti.
3 yaşındaki çocuğuna sigara içiren anne bir melekti.
Çocuğunu döven anneler birer melektir.
Ahh hepsinin linkini bulmak istedim ama bulamadım işte adları hatırlamadığım için.
Eğer hayatta hiç iyi insan olamadıysanız, hiç kimse size melek gibi insan demediyse hemen çocuk doğurun. Erkek olmanız önemli değil artık onlar da doğuruyor. Başka bir canlıyı en az 7 ay karnınızda taşıyın, o çocuğu o veya bu şekilde doğurun, gerisi önemli değil. Çocuğu ister kızgın ataşe atın, ister canınızı dişe takarak büyütün. Hiç önemli değil. O çocuğu doğurduysanız, kafadan melek oldunuz.
Tüm anneler melektir.
Benim annem de melekti tabii ki.
Bütün anneler melektir;
1.5 yaşındaki çocuğu, ona "küfrettiği için" döve döve hastanelik eden anne bir melekti
Doğar doğmaz çocuğunu çöp kutusuna atan anneler birer melektir.
Gayri meşru çocuğuna önce çamaşır suyu içiren, ölmeyince boğan anne bir melekti.
1 yaşında ya var ya yok kızını para için başka adamlara satan anne bir melekti.
Hüseyin Üzmez'in tecavüz/taciz ettiği 14 yaşındaki kızın annesi de bir melekti.
3 yaşındaki çocuğuna sigara içiren anne bir melekti.
Çocuğunu döven anneler birer melektir.
Ahh hepsinin linkini bulmak istedim ama bulamadım işte adları hatırlamadığım için.
Eğer hayatta hiç iyi insan olamadıysanız, hiç kimse size melek gibi insan demediyse hemen çocuk doğurun. Erkek olmanız önemli değil artık onlar da doğuruyor. Başka bir canlıyı en az 7 ay karnınızda taşıyın, o çocuğu o veya bu şekilde doğurun, gerisi önemli değil. Çocuğu ister kızgın ataşe atın, ister canınızı dişe takarak büyütün. Hiç önemli değil. O çocuğu doğurduysanız, kafadan melek oldunuz.
Tüm anneler melektir.
Benim annem de melekti tabii ki.
Etiketler:
anne,
anneler günü,
anneler melektir,
annem,
melek sensin .. sana girsin
6 Mayıs 2009 Çarşamba
Hmm.. Rahatlama yazısı
Hala blogu düzenleme evresindeyim. Bir şey tam olmadığı zaman hiç bir şey yapmak istemiyorum. Hani hasta olunca bazen insanların konuşmasını nasılsın, neyin var tarzı sorular sormasını istemez ya insan. Canı azaldı derler. Aynen öyle. Canım az. Bitme noktasında. En ufak bir hatayı kaldırmıyor. Çünkü çok fazla hata var. Birini düzelteyim derken diğeri bozuluyor. İçim sıkılıyor.
Hadi dedik, bir blog başlayalım. İyi oldu gibi. Aklımı kurcalayacak bir şeyler var en azından.
Günlük yazmayı oldum olası sevmem aslında. Çünkü o günlüğe bir yazıyorsam 2 okurum. Eh hayatım o kadar güzel değil ki okuduklarımla mutlu olayım. Mutlu olduğum bir anıyı bile yazsam aslında, üzerinden zaman geçtiği için beni o an ki kadar mutlu etmiyor. Yani nasıl desem, (geçenlerde ilk kez gerçekten adam akıllı tuttuğum günlüğü çöpe attım) okuduğum şeyler beni kızdırıyor. Üzüyor tabii ama daha çok kızdırıyor. Aa, o zamanlar bunu mu düşünmüşüm filan değil. Günlüğe bile yazmaktan çekindiğim duygularımı hayallerimi hatırlıyorum. Ve nasıl yüz üstü kaldıklarını en çok buna kızıyorum. O satırlar değil okuduklarım. Elbette onları da okuyorum. Ama ondan fazlasını okuyorum. Düşüncelerimin, hayallerimin gerçekleşmemiş olmasına sinirleniyorum. O an ki mutluluğumun kısa süre sonra yok olmuş olmasını hatırlıyorum buna sinirleniyorum. En çok yaptığım hata, bunları hatırlamak için okuyorum. İlkokulda günlük tutuyordum. Yazılı değil, bilgisayarda. Teyzem yurt dışındaydı ona yazıyordum. Ama yine yazdığım şey gerçek bir günlük değildi. Günü gününe ne yaptığımı yazıyordum. Ne yaşadığımı değil. Çok nadir neye sevindiğimi yazıyordum, sevincimi bile tam anlamıyla ifade etmiyordum (bunların sebebini kurcalamak gerek). Ne üzüntümü ne kaygımı ne de diğer hayatımı "diş fırçalamaktan, ödev yapmaktan" daha çok etkileyen hiç bir olayı anlatmıyordum. Sebeplerini hatırlamıyorum. Anlatmak zor geldi belki de. Bir anlatmaya başlarsam, diğer olayların kurcalanacağından açığa çıkacağından korktum. Çıksaydı belki daha iyi olurdu. Hala anlatamamak en büyük derdim. Bilinsin istiyorum. Ama anlatmayı istemiyorum. Tepki verilsin istemiyorum ama tepkisiz kalınsın istemiyorum. Korkuyorum. Korkmamam gerek koca insan oldum. Ama hala yaşamıma yön veren kişi ben değilim. Hala ailemin evindeyim. Onlardan kopmadım. Kopmaktan da korkuyorum. Ama bu gerekiyor. Anlatamıyorum. Onlara asla anlatamam (yıkım olur). Onlara nedenleri açıklamadan düzgün bir şekilde ayrılamam. Bekliyorum. Sabırla değil. Eli mahkum bekliyorum. Başka çıkar yolum olmadığından zamanın geçmesini bekliyorum. Zaman hiç bir zaman iyi gelmedi. Ama elimde değil. Tek yapabileceğim beklemek.
Bilgisayarda yazardım günlüğümü, teyzeme göndermediğim başka bir günlük vardı. O biraz daha "kalktım yüzümü yıkadım"dan farklıydı. Onu gerçekten yazıyordum. Arkadaşlarımla anlaşmazlıklarımı. Öğretmenlerle. Duyduğum ama kimseye anlatamadığım olayları. Bana haksızlık yapıldığını düşündüklerimi. Ama sadece "okul" ilişkileriydi yazdıklarım. Yine ev değildi. En büyük sorunum evdeydi. Kendi kendime bile dillendirmeye korkardım. Bilgisayarda yazmamın bir sebebi vardı; parola koymak. Normal defter günlüğüm vardı. Üstelik kilitli. Ama anahtarı vardı. Anahtarı ben ne kadar saklarsam saklayayım bir şekilde ele geçecekti. Korumalı belgeleri açmak için ille de parola gerekir. Korumanın seviyeleri vardır. Klasörü tümden gizleyebilirsin. Dosyayı gizleyebilirsin. Okunabilir ama değiştirilemez yapabilirsin (salt okunur değil). İstediğin zorlukta parola koyabilirsin. Ve en önemlisi, biri defterdeki günlüğü anahtarı bulup okusa, kilitleyip yine yerli yerine bıraksa ruhun duymaz. Bilgisayardaki her dosya için son erişilme tarihi vardır, değiştirilmesi ilkokul çocukları için kolay olmayan. Biri bir şekilde tüm bu önlemleri aşıp okursa son erişim saatinden fark edersin... İşte bu kadar gizliydi benim yazdıklarım. O kadar gizliydi ki buna rağmen okunmasından korkup silmiştim dosyayı....
Bir Word belgesi bir de not defteri günlüğüm vardı. Not defteri günlüğüm işte bu bahsettiğim, okulda olanı biteni yazdığım. Word belgesi olan ise teyzeme yazdığım dandirikten şey. Ama bir şekilde abim o Word belgesini okumuştu. Hatırlamıyorum o kısımları. Sonra zaten gıcık e-kolay, copy paste yapılmış yazıların mail atarken karakterlerini düzgün göstermiyordu. Yazdıklarım okunaksız hale geliyordu. Hotmail'in popülerliğine inat almamıştım (hala var bu anti-popülarizm kokulu hareketlerim). Çok sürmedi vazgeçtim. İnternetim kısıtlıydı. 146dan mı ne bağlanıyorduk :) Haftada bir saat (şimdi düşününce oha diyorum). İnternet açıkken bir haftanın özetini çıkarıp yazmak zor oluyordu. Zaten sürekli olarak teyzemin çok iyi niyetle süper şefkatli Güzin abla tavırları sinirime dokunuyordu (hala dokunuyor). Gerçekten iyi niyetle yazıyordu ama sinir oluyordum işte. Yazmayı bıraktım teyzeme. Not defteri belgemi ise bir gün eve gelen arkadaşıma okutturmuştum çok bunalıp. Salak mıydım neydim. Yoksa iyi mi yaptım? Üzerinden çok yıllar geçti. Daha ortaokulda bile değildik. Ama hala yaptığım hareketi saçma buluyorum. Günlüktü o be? Kimse okumasın diye türlü taklalar attığım koruyor, (psikolojide böyle bir durum var, birini korumaya çalışıyorsun mesela, ama böyle takıntılı aşırı korumacı. bir gün kafayı sıyırıp kendin o koruduğun kişiye zarar veriyorsun. hatta bazen öldürüyorsun. en son csi:ny'da bunu işleyen bir bölüm vardı. çocuk babasını öldürdü. cold case'de de vardı, anne prematüre bebeğini her şeyden neredeyse onu cam fanusta büyütecek, bir gece kalkıp onu karların arasında bırakıyor, öldürüyor. sonra unutuyor tabii bunu yaptığını. ahh bak bir de "bebek" adında bir film var, tamamen bunu anlatan. filmin sonunda kadın bebeğini canlı canlı gömüyor sonra unutuyor. nerde kaldık? günlük...) o günlüğü arkadaşa bıraktım. Açtım bilgisayarı dosyayı. Onu PC’de bırakıp ben içeri geçtim çizgi film izledim. Sonra o dosyayı da uçurdum. (ben bir keresinde sinema için (!!!) senaryo yazıyordum. onu da anlatırım bir gün)
Hmm sonra ki günlüklerim; Bu bilgisayarda günlük yazarken ki var olan anahtarı günlüğüm... Baya yazdım ben ona. Saçma salak şeylerdi aslen. Yine okul arkadaş merkezli. Ama bunda hayallerimden de bahsetmiştim. Önceki günlüklerimi çok hatırlamıyorum, uçurmak işe yaramış. Ama bu günlükte neler yazdığımı çok çok iyi hatırlıyorum. Hatta hala şuan bile, başladığım ilk kelimeden itibaren yazabilirim. İşte buna sinir oluyorum. O kadar okudum ki, sonunda yırtıp atmak bile bir işe yaramadı. Hala aklımdalar. Unutayım istiyorum. Tamam belki çocukluğumu düzeltmez, onu iyi mutlu vs şeklinde hatırlamam ama sorun bu zaten "hatırlamamak istiyorum". Hiç birini. Sanki 2 yaşından 20 yaşına sıçramışım gibi olsun. Hmm... 20 sorunlu ya. 2 yaşından sonraki hiç bir şeyi hatırlamayayım. Hiç bir şeyi. Çünkü hayatıma dair ilk anılar 2 yaşımda başlıyor. Maalesef ki hafıza fil gibi. Ama hatırladıklarım güzel şeyler değiller. (aylar önce sanırım düşünmüştüm, hayatımda en mutlu olduğum an neydi? bulamadım. ağlayarak uyudum)
O günlüğü gerçekten uzun süre tutmuştum. Günlük yazmaktan nefret ede ede tutmuştum onu. Çünkü bi yerden anlatmam gerekiyordu. En basit en küçük en önemsiz dertlerimi yazmıştım. En ciddiyetten yoksun tasalarımı. En gerçekten uzak hayallerimi. Çünkü birini yazmam gerekiyordu. Yazmak rahatlatır dedikleri için yazıyordum. Sonra yazdıklarımı okuyup yine ağlıyordum. Çünkü o görünenler değildi benim yazdıklarım. Harfleri görmüyordum okurken. O zamana gidiyordum. O an ki zamanı her değişkeniyle tekrar yaşıyordum. Havanın halinden tut, o zaman ki aldığım notlara, harçlığıma, kumbaramda birikmiş parama kadar her şeyi hatırlıyordum. O ana gidiyordum resmen. Ve ben zaten o an bulunduğum zamandan mekandan kendimi tecrit edebilmek için yazıyordum gerçekte... Tekrar tekrar onu okumak beni fena halde yaralıyordu. Çünkü yazmamak, unutmak için yazmadıklarımı yazmış gibi hiç aklımdan çıkmamış gibi hatırlıyordum. Bile bile kabuk tutmuş yarayı sökmek gibi. Ne zevk veriyordu? Zevk mi veriyordu? Kendi kendine yazıp kendi kendine ağlamak? Herkesten gizli? Bak siz bilmiyorsunuz ben nelerden geçtim demek filan mıydı amacım? Bilmiyorum. Aslında aksine dikkat çekmemeye çalışıyordum. Herkes ister göz önünde olmak. Ben de istiyordum. Ama kendimi korumak için bir kenara siniyordum. Kimsenin beni anlamayacağını, beni daha fazla yaralayacaklarını düşünüyordum. Tuhaf "öngörülemez" davranışlarım yüzünden gayet dikkat çekiyordum. Bunun farkına lisede vardım. Abarttığımı veya yalan söylediğimi düşüneceklerdi. En çok yaralayanı da "bileceklerdi". Bilgiyi sevdiğim kadar korkuyorum. Bilgi güçtür benim için. Ama en cahil insanın elinde bile öldürücü bir araç. Hatta bilhassa cahil bir insanın elinde. Kendimi "cahil" insanlardan görmüyorum. Bilen kişi nasıl davranacağını bilir. Etrafımda bilgili insanlar yoktu. İçten içe kendimden bile gizli bundan korkuyordum. Yanlış davranacaklarından. Hayatımda onarılamaz izler bırakacaklarından. Farklı bir şey mi oldu? Yine zaman zaman onarılamayacağını düşündüğüm yaralarım var. Ama neyse ki bunu bilen kişi benim. Başkası değil. Aslında bilen bir kaç kişi var. Yine patladığım bir gün internetten dile getirmiştim. Fakat o kişinin ben olduğumu bilmiyorlar. Bu içimi ferahlatıyor. Bulunmak ödümü koparıyor.
Bütün bu gizlilikten sıkılıyorum bazen. Ama dediğim gibi. Belirsiz bir yere kadar sürdürmek zorundayım.
Benim bir günlüğüm daha varmış. Dershanede belki de gerçekten içimde çözemediğim sorunların olduğunu fark eden tek kişi olan rehber öğretmen, bana derdimi anlattıramayınca günlük tutturmuştu. Bir sayfa yazmışım. Tek bir sayfa. Ve sonra unutmuşum :) Tam bir yıl sonra, o sayfayı yazmamın üzerinden tam bir yıl geçtikten sonra onu buldum, tesadüfen. Nasıl aklımdan öylesine çıkabilmiş hayret ettim! İlk kez hafızam bir yerlere yazıp bıraktığım günlüğü unutmuş! (bundan bir ay kadar önce bunun ilk unutulan yazı olmadığını öğrendim. bir yerlerden bir sayfa üzerine yazılmış, ciddi kararlılığı anlatan bir iki paragraflık yazı çıktı. o daha ilginç bir konu, daha sonra anlatıcam) Tam bir yıl sonra, aynı gün başlıklı 3 buçuk sayfa yazdım :) Çok dolmuşum. Ama bu sefer bir kural koydum kendime. Asla eski sayfaları okumayacaktım. Hatta okuyamamayım diye (ben biraz bastırarak yazarım), yeni bir güne başlamak için 1 bazen 2 sayfa boşluk bıraktım. Ama ona da devam etmedim. Sadece taşıyamayacağım kadar ağır geldiğinde yazdım (insanlar en ufak tasalarını bile nasıl oluyor da büyütüp büyütüp başkalarına anlatabiliyor hayret ediyorum). Hal böyle olunca 2 ay devam edip toplamda (kaç?) 5 gün yazmış oldum. bak yine hatırlıyorum! halbuki bir kere iki kere anca okumuşumdur. ki o da parça parça)
Sonra dertmatik'i açtım. Bir gün aklıma gelen her şeyi hiç geri dönüp okumadan, hiç düzeltme yapmadan, imla yazılım takmadan ne aklıma geldiyse yazdım. Toplamda 2.5 saat aldı ama yazmam yine de. Ki hiç plansız yazmıştım. Ama maşallah, daha sonra okuduğumda baktım, giriş, gelişme, sonuç... Kompozisyon gibi çıkmış. Kendi kendimle dalga geçiyorum. Önemsemeyince küçük gözüküyor sanki... Aklımda zaten yeterince yer kaplıyor. Bir de ben büyütüp kocaman yapmayayım. Ram yetersiz kalır sonra... (bak espri yaptı)
Sonra oradan biriyle yazışmaya başladım. Biraz rahatlattı doğrusu. Ama yine gizlilik tirplerine girdim başta. Pek yazmak istemedim. Sonra kimin nesi olduğunu araştırdım :) Sanki bir şey değiştirecek. Belki de gerçekliğini araştırdım bilmiyorum. İnternet var zaten. İnternetle kardeş gibiyiz zaten. Bulmak istediğim her şeyi buldum (kendisinden de özür diliyorum. ama içim rahat etmiyordu. üstelik google dışında arama motoru kullanmadım, alengirli yollar denemedim). Karşımda kim olduğunu biraz bildiğim biri olunca daha rahat yazmaya başladım. "Kim" tam karşılamaz aslında. Gerçeklik diyelim. Yani etten kemikten bir görünüm aradım. Hani karşına birden yüzü gözü gözükmeyen biri çıksa korkar ya insan. Siluet var, surat yok. İnsan güven arıyor. O güveni yüzde arıyor. İnternet sanal. Sanallıktan şüphe ediyor insan. Karşındaki her şey olabilir. Hoş olsa ne olur? Ama içime su serpti işte...
Çok uzun yazmışım be. Ben olsam okumam bunları. Hı bir de ben öyle uzun yazılar okuyamıyorum. İlk paragraftan sonra ilgim dağılıyor. Bunu da anlatırım bir gün.
Sevdim buraya yazmayı.
Hadi dedik, bir blog başlayalım. İyi oldu gibi. Aklımı kurcalayacak bir şeyler var en azından.
Günlük yazmayı oldum olası sevmem aslında. Çünkü o günlüğe bir yazıyorsam 2 okurum. Eh hayatım o kadar güzel değil ki okuduklarımla mutlu olayım. Mutlu olduğum bir anıyı bile yazsam aslında, üzerinden zaman geçtiği için beni o an ki kadar mutlu etmiyor. Yani nasıl desem, (geçenlerde ilk kez gerçekten adam akıllı tuttuğum günlüğü çöpe attım) okuduğum şeyler beni kızdırıyor. Üzüyor tabii ama daha çok kızdırıyor. Aa, o zamanlar bunu mu düşünmüşüm filan değil. Günlüğe bile yazmaktan çekindiğim duygularımı hayallerimi hatırlıyorum. Ve nasıl yüz üstü kaldıklarını en çok buna kızıyorum. O satırlar değil okuduklarım. Elbette onları da okuyorum. Ama ondan fazlasını okuyorum. Düşüncelerimin, hayallerimin gerçekleşmemiş olmasına sinirleniyorum. O an ki mutluluğumun kısa süre sonra yok olmuş olmasını hatırlıyorum buna sinirleniyorum. En çok yaptığım hata, bunları hatırlamak için okuyorum. İlkokulda günlük tutuyordum. Yazılı değil, bilgisayarda. Teyzem yurt dışındaydı ona yazıyordum. Ama yine yazdığım şey gerçek bir günlük değildi. Günü gününe ne yaptığımı yazıyordum. Ne yaşadığımı değil. Çok nadir neye sevindiğimi yazıyordum, sevincimi bile tam anlamıyla ifade etmiyordum (bunların sebebini kurcalamak gerek). Ne üzüntümü ne kaygımı ne de diğer hayatımı "diş fırçalamaktan, ödev yapmaktan" daha çok etkileyen hiç bir olayı anlatmıyordum. Sebeplerini hatırlamıyorum. Anlatmak zor geldi belki de. Bir anlatmaya başlarsam, diğer olayların kurcalanacağından açığa çıkacağından korktum. Çıksaydı belki daha iyi olurdu. Hala anlatamamak en büyük derdim. Bilinsin istiyorum. Ama anlatmayı istemiyorum. Tepki verilsin istemiyorum ama tepkisiz kalınsın istemiyorum. Korkuyorum. Korkmamam gerek koca insan oldum. Ama hala yaşamıma yön veren kişi ben değilim. Hala ailemin evindeyim. Onlardan kopmadım. Kopmaktan da korkuyorum. Ama bu gerekiyor. Anlatamıyorum. Onlara asla anlatamam (yıkım olur). Onlara nedenleri açıklamadan düzgün bir şekilde ayrılamam. Bekliyorum. Sabırla değil. Eli mahkum bekliyorum. Başka çıkar yolum olmadığından zamanın geçmesini bekliyorum. Zaman hiç bir zaman iyi gelmedi. Ama elimde değil. Tek yapabileceğim beklemek.
Bilgisayarda yazardım günlüğümü, teyzeme göndermediğim başka bir günlük vardı. O biraz daha "kalktım yüzümü yıkadım"dan farklıydı. Onu gerçekten yazıyordum. Arkadaşlarımla anlaşmazlıklarımı. Öğretmenlerle. Duyduğum ama kimseye anlatamadığım olayları. Bana haksızlık yapıldığını düşündüklerimi. Ama sadece "okul" ilişkileriydi yazdıklarım. Yine ev değildi. En büyük sorunum evdeydi. Kendi kendime bile dillendirmeye korkardım. Bilgisayarda yazmamın bir sebebi vardı; parola koymak. Normal defter günlüğüm vardı. Üstelik kilitli. Ama anahtarı vardı. Anahtarı ben ne kadar saklarsam saklayayım bir şekilde ele geçecekti. Korumalı belgeleri açmak için ille de parola gerekir. Korumanın seviyeleri vardır. Klasörü tümden gizleyebilirsin. Dosyayı gizleyebilirsin. Okunabilir ama değiştirilemez yapabilirsin (salt okunur değil). İstediğin zorlukta parola koyabilirsin. Ve en önemlisi, biri defterdeki günlüğü anahtarı bulup okusa, kilitleyip yine yerli yerine bıraksa ruhun duymaz. Bilgisayardaki her dosya için son erişilme tarihi vardır, değiştirilmesi ilkokul çocukları için kolay olmayan. Biri bir şekilde tüm bu önlemleri aşıp okursa son erişim saatinden fark edersin... İşte bu kadar gizliydi benim yazdıklarım. O kadar gizliydi ki buna rağmen okunmasından korkup silmiştim dosyayı....
Bir Word belgesi bir de not defteri günlüğüm vardı. Not defteri günlüğüm işte bu bahsettiğim, okulda olanı biteni yazdığım. Word belgesi olan ise teyzeme yazdığım dandirikten şey. Ama bir şekilde abim o Word belgesini okumuştu. Hatırlamıyorum o kısımları. Sonra zaten gıcık e-kolay, copy paste yapılmış yazıların mail atarken karakterlerini düzgün göstermiyordu. Yazdıklarım okunaksız hale geliyordu. Hotmail'in popülerliğine inat almamıştım (hala var bu anti-popülarizm kokulu hareketlerim). Çok sürmedi vazgeçtim. İnternetim kısıtlıydı. 146dan mı ne bağlanıyorduk :) Haftada bir saat (şimdi düşününce oha diyorum). İnternet açıkken bir haftanın özetini çıkarıp yazmak zor oluyordu. Zaten sürekli olarak teyzemin çok iyi niyetle süper şefkatli Güzin abla tavırları sinirime dokunuyordu (hala dokunuyor). Gerçekten iyi niyetle yazıyordu ama sinir oluyordum işte. Yazmayı bıraktım teyzeme. Not defteri belgemi ise bir gün eve gelen arkadaşıma okutturmuştum çok bunalıp. Salak mıydım neydim. Yoksa iyi mi yaptım? Üzerinden çok yıllar geçti. Daha ortaokulda bile değildik. Ama hala yaptığım hareketi saçma buluyorum. Günlüktü o be? Kimse okumasın diye türlü taklalar attığım koruyor, (psikolojide böyle bir durum var, birini korumaya çalışıyorsun mesela, ama böyle takıntılı aşırı korumacı. bir gün kafayı sıyırıp kendin o koruduğun kişiye zarar veriyorsun. hatta bazen öldürüyorsun. en son csi:ny'da bunu işleyen bir bölüm vardı. çocuk babasını öldürdü. cold case'de de vardı, anne prematüre bebeğini her şeyden neredeyse onu cam fanusta büyütecek, bir gece kalkıp onu karların arasında bırakıyor, öldürüyor. sonra unutuyor tabii bunu yaptığını. ahh bak bir de "bebek" adında bir film var, tamamen bunu anlatan. filmin sonunda kadın bebeğini canlı canlı gömüyor sonra unutuyor. nerde kaldık? günlük...) o günlüğü arkadaşa bıraktım. Açtım bilgisayarı dosyayı. Onu PC’de bırakıp ben içeri geçtim çizgi film izledim. Sonra o dosyayı da uçurdum. (ben bir keresinde sinema için (!!!) senaryo yazıyordum. onu da anlatırım bir gün)
Hmm sonra ki günlüklerim; Bu bilgisayarda günlük yazarken ki var olan anahtarı günlüğüm... Baya yazdım ben ona. Saçma salak şeylerdi aslen. Yine okul arkadaş merkezli. Ama bunda hayallerimden de bahsetmiştim. Önceki günlüklerimi çok hatırlamıyorum, uçurmak işe yaramış. Ama bu günlükte neler yazdığımı çok çok iyi hatırlıyorum. Hatta hala şuan bile, başladığım ilk kelimeden itibaren yazabilirim. İşte buna sinir oluyorum. O kadar okudum ki, sonunda yırtıp atmak bile bir işe yaramadı. Hala aklımdalar. Unutayım istiyorum. Tamam belki çocukluğumu düzeltmez, onu iyi mutlu vs şeklinde hatırlamam ama sorun bu zaten "hatırlamamak istiyorum". Hiç birini. Sanki 2 yaşından 20 yaşına sıçramışım gibi olsun. Hmm... 20 sorunlu ya. 2 yaşından sonraki hiç bir şeyi hatırlamayayım. Hiç bir şeyi. Çünkü hayatıma dair ilk anılar 2 yaşımda başlıyor. Maalesef ki hafıza fil gibi. Ama hatırladıklarım güzel şeyler değiller. (aylar önce sanırım düşünmüştüm, hayatımda en mutlu olduğum an neydi? bulamadım. ağlayarak uyudum)
O günlüğü gerçekten uzun süre tutmuştum. Günlük yazmaktan nefret ede ede tutmuştum onu. Çünkü bi yerden anlatmam gerekiyordu. En basit en küçük en önemsiz dertlerimi yazmıştım. En ciddiyetten yoksun tasalarımı. En gerçekten uzak hayallerimi. Çünkü birini yazmam gerekiyordu. Yazmak rahatlatır dedikleri için yazıyordum. Sonra yazdıklarımı okuyup yine ağlıyordum. Çünkü o görünenler değildi benim yazdıklarım. Harfleri görmüyordum okurken. O zamana gidiyordum. O an ki zamanı her değişkeniyle tekrar yaşıyordum. Havanın halinden tut, o zaman ki aldığım notlara, harçlığıma, kumbaramda birikmiş parama kadar her şeyi hatırlıyordum. O ana gidiyordum resmen. Ve ben zaten o an bulunduğum zamandan mekandan kendimi tecrit edebilmek için yazıyordum gerçekte... Tekrar tekrar onu okumak beni fena halde yaralıyordu. Çünkü yazmamak, unutmak için yazmadıklarımı yazmış gibi hiç aklımdan çıkmamış gibi hatırlıyordum. Bile bile kabuk tutmuş yarayı sökmek gibi. Ne zevk veriyordu? Zevk mi veriyordu? Kendi kendine yazıp kendi kendine ağlamak? Herkesten gizli? Bak siz bilmiyorsunuz ben nelerden geçtim demek filan mıydı amacım? Bilmiyorum. Aslında aksine dikkat çekmemeye çalışıyordum. Herkes ister göz önünde olmak. Ben de istiyordum. Ama kendimi korumak için bir kenara siniyordum. Kimsenin beni anlamayacağını, beni daha fazla yaralayacaklarını düşünüyordum. Tuhaf "öngörülemez" davranışlarım yüzünden gayet dikkat çekiyordum. Bunun farkına lisede vardım. Abarttığımı veya yalan söylediğimi düşüneceklerdi. En çok yaralayanı da "bileceklerdi". Bilgiyi sevdiğim kadar korkuyorum. Bilgi güçtür benim için. Ama en cahil insanın elinde bile öldürücü bir araç. Hatta bilhassa cahil bir insanın elinde. Kendimi "cahil" insanlardan görmüyorum. Bilen kişi nasıl davranacağını bilir. Etrafımda bilgili insanlar yoktu. İçten içe kendimden bile gizli bundan korkuyordum. Yanlış davranacaklarından. Hayatımda onarılamaz izler bırakacaklarından. Farklı bir şey mi oldu? Yine zaman zaman onarılamayacağını düşündüğüm yaralarım var. Ama neyse ki bunu bilen kişi benim. Başkası değil. Aslında bilen bir kaç kişi var. Yine patladığım bir gün internetten dile getirmiştim. Fakat o kişinin ben olduğumu bilmiyorlar. Bu içimi ferahlatıyor. Bulunmak ödümü koparıyor.
Bütün bu gizlilikten sıkılıyorum bazen. Ama dediğim gibi. Belirsiz bir yere kadar sürdürmek zorundayım.
Benim bir günlüğüm daha varmış. Dershanede belki de gerçekten içimde çözemediğim sorunların olduğunu fark eden tek kişi olan rehber öğretmen, bana derdimi anlattıramayınca günlük tutturmuştu. Bir sayfa yazmışım. Tek bir sayfa. Ve sonra unutmuşum :) Tam bir yıl sonra, o sayfayı yazmamın üzerinden tam bir yıl geçtikten sonra onu buldum, tesadüfen. Nasıl aklımdan öylesine çıkabilmiş hayret ettim! İlk kez hafızam bir yerlere yazıp bıraktığım günlüğü unutmuş! (bundan bir ay kadar önce bunun ilk unutulan yazı olmadığını öğrendim. bir yerlerden bir sayfa üzerine yazılmış, ciddi kararlılığı anlatan bir iki paragraflık yazı çıktı. o daha ilginç bir konu, daha sonra anlatıcam) Tam bir yıl sonra, aynı gün başlıklı 3 buçuk sayfa yazdım :) Çok dolmuşum. Ama bu sefer bir kural koydum kendime. Asla eski sayfaları okumayacaktım. Hatta okuyamamayım diye (ben biraz bastırarak yazarım), yeni bir güne başlamak için 1 bazen 2 sayfa boşluk bıraktım. Ama ona da devam etmedim. Sadece taşıyamayacağım kadar ağır geldiğinde yazdım (insanlar en ufak tasalarını bile nasıl oluyor da büyütüp büyütüp başkalarına anlatabiliyor hayret ediyorum). Hal böyle olunca 2 ay devam edip toplamda (kaç?) 5 gün yazmış oldum. bak yine hatırlıyorum! halbuki bir kere iki kere anca okumuşumdur. ki o da parça parça)
Sonra dertmatik'i açtım. Bir gün aklıma gelen her şeyi hiç geri dönüp okumadan, hiç düzeltme yapmadan, imla yazılım takmadan ne aklıma geldiyse yazdım. Toplamda 2.5 saat aldı ama yazmam yine de. Ki hiç plansız yazmıştım. Ama maşallah, daha sonra okuduğumda baktım, giriş, gelişme, sonuç... Kompozisyon gibi çıkmış. Kendi kendimle dalga geçiyorum. Önemsemeyince küçük gözüküyor sanki... Aklımda zaten yeterince yer kaplıyor. Bir de ben büyütüp kocaman yapmayayım. Ram yetersiz kalır sonra... (bak espri yaptı)
Sonra oradan biriyle yazışmaya başladım. Biraz rahatlattı doğrusu. Ama yine gizlilik tirplerine girdim başta. Pek yazmak istemedim. Sonra kimin nesi olduğunu araştırdım :) Sanki bir şey değiştirecek. Belki de gerçekliğini araştırdım bilmiyorum. İnternet var zaten. İnternetle kardeş gibiyiz zaten. Bulmak istediğim her şeyi buldum (kendisinden de özür diliyorum. ama içim rahat etmiyordu. üstelik google dışında arama motoru kullanmadım, alengirli yollar denemedim). Karşımda kim olduğunu biraz bildiğim biri olunca daha rahat yazmaya başladım. "Kim" tam karşılamaz aslında. Gerçeklik diyelim. Yani etten kemikten bir görünüm aradım. Hani karşına birden yüzü gözü gözükmeyen biri çıksa korkar ya insan. Siluet var, surat yok. İnsan güven arıyor. O güveni yüzde arıyor. İnternet sanal. Sanallıktan şüphe ediyor insan. Karşındaki her şey olabilir. Hoş olsa ne olur? Ama içime su serpti işte...
Çok uzun yazmışım be. Ben olsam okumam bunları. Hı bir de ben öyle uzun yazılar okuyamıyorum. İlk paragraftan sonra ilgim dağılıyor. Bunu da anlatırım bir gün.
Sevdim buraya yazmayı.
Etiketler:
günlüklerimin tarihçesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)