31 Mayıs 2009 Pazar

Napıyorum ben?

Sıkıldım.

Dinlemem gereken şeyler var. Bir anda farkında olmadan bi bakıyorum winamp'ı açmışım. Sonra diyorum senin müzik değil bunu dinlemen gerek. Bir yandan müzik dinlerken bir yandan adamın ne dediğini duymuş olmak istiyorum. Tuhaf. Dikkatim çok dağınık.

Biriyle anlık mesajlaşıyorum. Facebook veya MSN üzerinden. Konuşma sürerken farkında olmadan Facebook'u kapatıyorum başka site açıyorum veya dosya transferi ederken MSN konuşma penceresini kapatıyorum. Kendimde değilim.

Konuşurken bi şekilde konu bana geldiğinde lafı değiştiriyorum. Anlatmak istemiyorum. E, kimse bişey bilmiyor, pat diye konu değiştirince tuhaf kaçıyor. veya sanane demeye başlıyorum. Kendimi geri çekiyorum bu sefer neden tersliyorsun oluyor.

Bir şeye bakmam izlemem gerekirken başka yerlerle ilgileniyorum. Aklım nerelere gittin lan?? Geri gel ihtiyacım var sana. Göt kadar bişiysin zaten.

29 Mayıs 2009 Cuma

Yok hatam, yok şakam (e hani mükemmelim ya)

İnsan kendini görmüyor. Ben de öyle.

İnsan kendini mükemmel sanıryor. Ben de öyle.

İnsan diğer insanlardan nefret ediyor. Ben de öyle.

İnsan kendinin farklı olduğunu düşünüyor. Ben de öyle.

İnsan başka insanlara "o insansa ben değilim" gözüyle bakıyor. Ben de öyle.

İnsan diğer insanları salak buluyor. Ben de öyle.

İnsan bazen kendinin insan olmadığını düşünüyor. Ben de öyle.

İnsan her istediği olsun istiyor. Ben de öyle.

İnsan her konuda haklı olduğunu düşünüyor. Ben de öyle.

İnsan kendinde olmayan yetenekleri aslında varmış gibi hissediyor. Ben de öyle.

İnsan hep diğer insanları suçluyor. Ben de öyle.

İnsan sürekli başkası olmak istiyor. Ben de öyle.

İnsan kendini başkalarından üstün görüyor. Ben de öyle.

İnsan çok burnu havada bir varlık. Ben de öyle.

İnsan sürekli kendini düşünüyor. Ben de öyle.

İnsan sürekli düşünüyor. Ben de öyle.

İnsan sürekli birşeyleri düzeltmek istiyor. Ben de öyle.

İnsan sürekli hata yapıyor. Ben de öyle.

İnsan başkasının hatalarını kabul etmiyor. Ben de öyle.

İnsan bazen yalnız kalmak istiyor. Ben de öyle.

İnsan biraz saygı arıyor. Ben de öyle.

İnsan biraz sevgi istiyor, sanki hiç seveni yokmuş gibi. Ben de öyle.

İnsan önce kendini hayattan soyutluyor, sonra başkalarının onu aramamasından şikayet ediyor. Ben de öyle.

İnsan özlüyor. Ben değil.

İnsan seviyor. Ben değil.

İnsanlar nefret etmiyor. Ben ediyorum.

İnsan sıkılıyor. Ben de öyle.

İnsan bunalıyor. Ben de öyle.

İnsan sürekli kendiyle hesaplaşma içersinde. Ben de öyle.

İnsan sürekli eleştiriyor. Ben de öyle.

İnsan sürekli çalışıyor, didiniyor. Ben değil.

İnsan bıkıp, usanıyor. Ben de öyle.

İnsan mutlu olmak istiyor. Ben de öyle.

İnsan kendi kendini üzüp, kadere laf atıyor. Ben de öyle.

İnsan bişeylere sahip olmak, işte benim bu demek istiyor. Ben de öyle.

İnsan hiç yaşamamış gibi ölüp gitmeyi istemiyor. Ben de öyle.

İnsan hiç ölüm biçimini akıl almaz bir vahşet olarak düşünmüyor. Ben de öyle.

İnsan hayaller kuruyor. Ben de öyle.

İnsan umut arıyor. Ben de öyle.

İnsan duygusal bir varlık. Ben de öyle.

İnsan çok duygusuz bir yaratık. Ben de öyle.

İnsan sürekli pişman oluyor. Ben değil.

İnsan keşkelerle yaşıyor. Ben değil.

İnsan elinden yiten şeylere üzülüyor. Ben de öyle.

İnsan hiç sahip olamadıklarına üzülüyor. Ben de öyle.

İnsan sürekli sahip olamadıklarını düşünüyor. Ben değil.

İnsan kendini bi bok zannediyor. Ben de öyle.

İnsan başkalarını üzerek kendini güçlü hissediyor. Ben de öyle.

İnsan sürekli çıkarlarını gözetiyor. Ben de öyle.

İnsan hayattan nefret ediyor. Ben de öyle.

İnsan ufak bişeylerden mutlu olmayı biliyor. Ben de öyle.

İnsan en ufak şeylerden kendini üzmesini biliyor. Ben de öyle.

İnsan çok oksimoron bişey. Ben de öyle.

İnsan iç çatışmalarla dolu bir varlık. Ben de öyle.

İnsan çok unutkan. Ben de öyle.

İnsan kendine ait olanı "kuzgun" sanıyor. Ben değil.

İnsan karmaşık bişey ya. Ben de öyle.

İnsan tuhaf. Ben de öyle

İnsan çok şey istiyor. Ben de öyle.

İnsan sürekli "sistem" diyor. Ben değil (hell no!).


Sıkıldım yine her zaman ki gibi. Yazmayı düşündüğüm çok şey var. Hiç birini yazamıyorum. Yazmayı düşündüklerimin toplamının özeti bu. 3-5 gblık veriyi ziplemek gibi oldu benim yaptığım. Ama idare edin işte. İngilizce dersinde vardı, internal conflict. Bunun gibi bişey. "kahramanın kendi içindeki çatışmaları". Duygu ve düşünceleri. Bir de external olanı var. "kahraman" dan bağımsız olaylar. Kahraman benim burda.

Yukardaki yazıyı ikinciye kontrol etmedim. Aynı şeyleri tekrar tekrar yazmış olabilirim. Aklıma ne geldiyse yazdım. Kendi kendime bile bile iğne batırmak gibi geldi.

Şöyle boş bi arazi bulsam yırtınırcasına bağırsam. Ne güzel olur.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Konuşmak kolay değil, hele ki anlatmak

Tahammülsüzlüğün sınırındayım kaç gündür.

Bana ilişmesin insanlar istiyorum. Takılmasın bana. Olmuyor ama.

Sabah sabah berbat bir video izledim. İnsanların "takır takır" öldürüldüğü bi video. Facebook'ta gördüm. Daha öncede adamın birinin basın toplantısında intaharını izlemiştim. Bu insanlar manyak mı? Tamam kamera kayıtta kaldı, bi şekilde insanlar bunu izledi. Ama neden paylaşıp çoğaltıyorsun? İzlencek ne var bunda? Nüktesi var ben mi kaçırıyorum? Neden "Aaa, bak süper bişey" deyip yolluyorsun? Recep ivedik kadar mantıksız anlamsız saçma salak hareketler yaptığın. Ama bunun bilincinde değilsin. Boş boş ekrana bakıyorsun. "Ağbi süper bişey bu ya, manyak bişey!" ulan dimağına sıçayım senin. Kaybedilen bişey var orda. Aslında çokca şey var. Ama en belirginin bir canın kaybolduğu. Yittiği. Yitti abi. Yitmek ne demek dimağın alıyor mu senin? Salak salak arkadaşlarım var.

Eh ben naaptım. Şikayet ettim videoyu. Mal bu insanlar. Anlatmaya çalıştığın ne ki? Bak ne güzel ölünüyor mu? Yok anlatamıyorum.

Sabrımın son raddelerine yakınım. Veya ben sabrettikçe limit büyüyor. Bankalar günü gününe faturalarını tam yatıran bazı kart sahiplerinin onların izni olmadan limitlerini arttırır ya, öyle bişey sanki bu. Ben sabrettikçe, hmm bu dayanıklıymış diyor daha fazla yıkıyor.

Çok saflaştım. Salaklaştım. Ama başkalarının salaklığına dayanamıyorum. Anlatmaya çabalamıyorum. Ama başkaları bana anlatsın istiyorum. Başkalarının hatalarını düzeltmek istemiyorum. En ufak bişeyde hayatımdan atmak istiyorum. En ufak bir söz yoruyor beni. Sözden yorulur mu insan? Gücümü tüketiyor ama. Nefes almak o ortamda bulunmak bile fazla geliyor bana. Işınlanayım gideyim. Bir anda.

Doğru kelimeleri bulamıyorum. Aklıma gelmiyor. Farklı anlamlar geliyor. Sürekli bir deja vu hali. Deja vu yoruyor. Çünkü çok bulanık bir suya bakmak gibi. O suya düşmüş ufacık bir taşı bulmalısın. Ama dokunmak, suya ellerini sokmak yasak. Bakıyorsun. Başka taşlar görüyorsun. Bulanıklıkta seçemiyorsun. Bulamıyorsun. Ama orda bi yerde. Deja vulardan nefret ediyorum.

Konuşamıyorum
. Konuştukça açılacak konulardan korkuyorum. Yine bunalıyorum. Yine sıkılıyorum.

Çok fazla fırsat kaçırıyorum. Kaçan fırsatlara bakamıyorum bile. Tamam benim olmayacaksa olmasınlar ama şöyle bir el sallayıp, kendilerini belli edip gitmesinler. Fırsatlarımın farkında bile olmayayım. Öyle daha güzel. Göz görmeyince gönül katlanıyor.

26 Mayıs 2009 Salı

Ben Ateş Böceği Gördüm

Sabah ezanıyla uyandım. Kalkmak istedim. Yatakta doğrulmak en azından. Yatsam uyuyamam zaten ezan sesi çok güçlü geliyordu. Neyse. O ara rüyamda ateş böceği gördüğümü hatırladım. Yine odamdayım. Yataktan böyle doğrulmuşum. Ordan oraya ateş böceği uçuyor. Tek bi tane var. Kuzenim onu nişanlısına bişey anlatmak için vermiş ama hernedense benim odama girmiş. Rüya işte. Kapıyı açıyorum ki çıksın dışarı. Anneme diyorum odama ateş böceği girmiş. Bi yanıp bi sönüyordu çok hoştu. Oysa ki ateş böceklerini severim. Oturur izlerim onları. Rüyada ondan kurtulmaya çalışıyordum. Anlamına baktım. Beklediğin bir müjdeyi almak demekmiş. Binlerce müjdem var benim gelmesini beklediğim. Hangisi gelecek ki? Üstelik olur mu öyle şey, müjdeden kurtulmaya çalıştım. Böyle böyle derken ezan bitti. Saat 4.41. Sabahın körü. Hava aydınlanmaya başladı. Ne kadar erken güneş doğuyormuş. Yine uyuyamadım. Gözlerim yorgun ama ı ıh, olmuyor, uyku gelmiyor bi türlü. Türlü türlü düşüncelere gidiyorum. Ne düşündüğümü unutup uykuya dalar gibi oluyorum. Yok uyku gitti ki tam gitti.

Saat 6ya kadar döndüm durdum. Eh 2 saatte karnım acıktı. Zaten uyanır uyanmaz karnım acıkmazsa gün boyu hiç acıkmıyor. Kalktım o kendime kahvaltı hazırlayayım dedim. Güne erken başlayınca güzel oluyor. Yoksa bütün günüm ölmüş gibi hissediyorum. Salonun perdelerini açtım sabah güneşi girsin içeri (perde güneşlik herşey kapalı durur normalde, evde bir kasvet havası). Pencereleri açtım, sabah kokusu girsin. Güzeldi o saatte uyanmak. 4 saatlik uykuyla dursamda, uykusuzluktan gözlerim şiş şiş olsada güzeldi. Mutfak penceesini açtım kafamı dışarı çıkardım. Annanemlerin evindeymişim gibi hissettim. Kuşlar börtü böcekler ses çıkarıyordu. Gece de ateş böceği görmüşüm zaten. Burda hiç ateş böceği görmemiştim. Bitek annanemlere gittiğimizde gece çıkarlardı yakalamaya çalışırdık. Sabah kuş sesiyle uyanırdım. Sinek seside olurdu bolca. Dışarı bakarken yanımdan gayet irice bir sinek geçti tamamlandı tablo. Bir de sabah kokusu var tabii, toprak kokusu gibi ama içine çiçek ot bok kokusu karımış. Mis gibi bir hava değil. Günaydın kokulu işte.Hanımelleri de açmıştı ne güzel. Öğleyin veya akşam duyulmuyor onların kokusu.

Yeni bir günün başladığını farkettim. Diğer günlerden farklı. Diğer günlerde uyanınca şunu yapmalıyım bunu yapmalıyım yeni gün yeni yapılacaklar demek. Yaşanacak yeni gün evet ama bunun farkında dğeil aslında insan derinlemesine. Yaşadığımı farkettim. Bazen unutuluyor :) Yaşıyorsun, evet, ama tam anlamıyla farkında değilsin. Bu kadar farkındalık doluyken insanlık için süper yararlı işler peşindemi koştum, hayır tabii ki :) Kahvaltımı yapıp ders çalışmaktı düşüncem. Ama olmadı. Uyku çöktü. Kitap okuyayım dedim. Yatağa uzanmıştım bile. Kalkmak zor geldi (yavaştan uykuya teslim oluyorum). Hiç bişey yapmakta bişeydir dedim. Fiziksel olarak hareket etmek zorunda değilimi ki? Üşüdüm yatağın içine girdim. Eh, saat 9a kadar uyudum :)

Hala uykumu alamamış gibiyim. Alamadımda zaten 6 saat benim için az. Ders de çalışmadım. 9da zor kalktım. Öyle işte. Olsun unutmadan kahvaltı yaptım. Annem hastayım filan sandı öyle erken kalkınca, kahvaltı hazırlıyorum dedim çok sevindi :)

Dün saat 10u çeyrek geçe uyanıp kahvaltı yapmayı unutup, akşam üstü pazara çıkıp pazarda biraz fazla yürüyünce acıkıp eve döndüğümde bi tabak yemek yedim...

Sonuç olarak güne süper başladım. Sonra uyudum uyandım, uykumu alamadığım için ateşim çıktı. Şimdi her gördüğüm insana bi sktr git diyesim var

22 Mayıs 2009 Cuma

Çi-ko-lat-ta

İşe yarıyormuş, koyduğum smiley'lerde artış gözlemlendi. Az önce bir tebessüm geçti yüzümden. Polis soruşturuyor.

(Espri bile yapmaya çalışıyorum ne hoş. Zorlama mutluluk galiba bu. Hormonlardan değil beyinden geliyor emirler.)
Çikolata mutluluk hormonu salgılatırmış. Bekleyelim görelim beni kendime getircek mi?

I need a new beginning, so baptize me

Rahatlama yazısı (2)

İnsanlara kafa göz dalmak istiyorum. Kızların şöyle saçlarını elime alayım yerlerde sürükleyeyim. Erkeklere uçan tekmeyle dalayım. Sağlı sollu şöyle çakayım filan... Ama kavgaya değer bir olay yok başkalarının gözünde.
İçim kabarıyor. Rüyalarım karışık. Sabah zor kaldırıyorum vücudumu.
Resim yapayım istiyorum çizemiyorum. İstediğim gibi olmuyor sinirlerim bozuluyor.
Kitap okumak için pcden kalkmam gerek. Hayattan kopmak istiyorum. Bilgisayar bana saatleri günleri unutturuyor. Bağımlılık oldu. Bundan rahatsız değilim şuan. Az rahatsızım fazla değil. Yapılacak çok iş var, hiçbirini yapmak istemiyorum. Yemek yemek için bile bilgisayarı bırakmak istemiyorum. Seviliyorum burda. Arkadaşlarım beni hatırlıyor, hoşuma giden iki üç laf ediyorlar. Burdan ayrılmak istemiyorum. Sürekli sevileyim, benimle ilgilenilsin istiyorum. Çevremde beni seven birileri olsun. İlgi delisi oldum biraz. Annem çok şımarıksın diyor. Bilmiyorum ben nasıl şımardım, ilgisizlikten mi aşırı ilgiden mi? İlgiye hasret olduğum için mi yoksa alışkın olduğum için mi istiyorum? Bilmiyorum. İçim bunalıyor yine.
İşim de yok. Mülakata bile çağırmadılar. Çok cesaretsizim.
Çok şanslı olduğumu söylüyorlar. Emin değilim. Tavlada sürekli 6-6 atmak şans demek onlar için. Benim içinse amorti. Teselli armağanı.
Ya ben beni tanımıyorum ya da başkaları beni bilmiyorlar. Sen şöylesin böylesin diyorlar. Değilim diyorum. İyi veya kötü. Onların dedikleri gibi değilim. Veya öyleyim ama ben farkında değilim. Çok bunalıyorum.
Bir yıl boyunca dayımın evinde yaşadık. Kimseye söylemedim. Kimse bilsin istemedim. Evden atılmıştık resmen. Dayıma sığınmıştık. Kendi evlerine çağırdılar, benim de onları çağırmam gerekir diye gitmedim. Elimde küçücük bir arkadaş grubum kalmıştı. Berbat günlerdi. Şimdi o halimden daha mı iyi daha mı kötü çözemiyorum. Karşılaştırma yapamıyorum. Hangisi doğru hangisi yanlış karar veremiyorum. O zamanlar okula gitmek için yol parasını zor buluyordum, ama okuldayken konuştuğum görüştüğüm insanlar vardı. Bari okulda insan yüzü görüyordum. Şimdi durumumuz yine iyi değil. Ama o zamanlar kadar berbat değil. Ama bu sefer görüşebildiğim kimse yok. Belki de o zamanlar kadar berbat. Bir yılı aşkın kira vermedik.
Sadece internet kalıyor elimde. Gidemiyorum kimseyle biyere. Başkalarını kıskanıyorum. Keşke onların hayatına sahip olsaydım diyorum. Sonra düşünüyorum. Onlarında vardır bir sorunu. Kimsenin hayatı tamam belki mükemmel değil ama bir kısmı güzel en azından. Hayatının bi kısmınında güzel diyebildiği anıları var.
Bişey oluyor. Yaşasın diyorum iyi bişey oldu. Bari bu olsun. Kapıya kadar geliyor. İçeri girmeden geri gidiyor. Hayatımı istediğim hale getirmek için herkesden daha fazla çabalamam gerekiyor sanırım. İşte bunları düşününce şans değilim ben.
Özellikle Öss zamanı çok kindar oldum. Herkesi herşeyi kıskandım. Onun parası var dedim. Onun arkadaşlarıyla arası iyi dedim. Bir başkasına ailesiyle mutlu dedim. Bir başkasına hayatında istediği herşeyi elde etmiş dedim. Çok feci kıskandım. En yakın arkadaşımı bile kıskandım. Yaptığı yaşadığı şeyleri. Tabii sadece iyi olan kısımlarını. Ben yol parasını zor denkleştirirken o yere düşen parasını "önemli değil" diyerek eğilip almıyordu. Hep içten içe kıskandım. Ben borç harç dershane parası verirken, hatta veremezken, o dershaneye gelmiyordu. Öylesine bir yere girip tekrardan sınava girmeyi düşünüyordu. Dershaneye sadece ders çalışan diğer kişileri görmek için kendine moral olsun diye gidiyordu. Dersleri dinlemiyordu. Soru çözmüyordu (bunu bende yapamıyordum), sınavlara "çalışmadım düşük çıkar" diyerek girmiyordu. Girmeyeceği sınavlara para veriyordu. Ders çalışmadığı halde, dershaneye gittiği halde, iki ders için özel hoca tutmuştu. Tüm bunları kıskandım ben. Bir yandan en iyi anlaştığım birlikte en çok eğlendiğim insan. Bir yandan feci kıskandığım içten içe farklı duygular oluşturan insan. Hala severim onu. Şuan yıldız teknikte...
Ders yeterince çalışmadım belkide. Öss ye çalışırken diğer sorunlardan uzak olmak gerekiyor. Hocalar arkadaşlarınızla bile kavga etmeyin demişlerdi. O bile aklınızı meşgul eder. Arkadaşlarımla kavga etsem bu gayet ufak bir sorun olurdu. Hatta aklıma bile gelmezdi. Belki de kendime bahane bulmaya çalışıyorum bilmiyorum.
"İnsanlar plan yaparlarken Tanrı onlara yukardan bakıp gülermiş"
Birazda biz gülsek?

19 Mayıs 2009 Salı

Anneeeeaaa! Küfürbaz oldum!

Çok feci küfrediyorum artık. Baktım ki terbiyeli olsam da, olmasamda başıma gelecek şeyleri değiştiremiyorum, küfrediyorum ha bire. Yahu ben lan bile demezdim. Cidden. Şimdi saydırmadığım şey yok. Yaratıcılığımdan da nasibini alıyor bu küfürler. Bazısı pek bi orjinal oluyor.

(You gotta be tough
You gotta be stronger
You gotta be cool
You gotta be calm)


Yazdıkça geçiyor sıkıntım. Belki resim yapabilcem, çizebilsem derdimi daha güzel olacak. Ona daha var henüz.

(Release your fears)

Ha ne zaman başladı bu? Düşündüm düşündüm, buldum. Tam olarak, okuldan atıldığımı öğrendikten sonra. Telefonda yanımda annem vardı. Sonra odama kapandım. Kendi kendime asla konuşmazdım. Artık kendi kendime bişeyler derken buluyorum kendimi, ufak kelimeler. Genelde küfürler. Ebesini s.ktiğim gibi. Kendi sesimden irkiliyorum. Susuyorum. Çocukken oyun oynarken bile kendi kendi, asla konuşmazdım. Kendi kendime diyaloglar kurardım kafamda. Ama onlar içimden dışarı yansımazdı.

(You gotta be stronger)

Seviyorum bu şarkıyı.

http://www.youtube.com/watch?v=r32vw4260G4

Soru; YouTube kutucuğu nasıl çıkartılır?

(I gotta be bond)

İç sıkıntı

İçim sıkılıyor. Ruhum sıkılıyor. Müzik dinliyorum, beni kendime getirecek şarkı bulamıyorum. Bişeyler çizmeyi hiç istemiyorum. Okumak istemiyorum. Yazmak istemiyorum ama yazıyorum. Bir çok şeyi yapmak istemiyorum, zorunlu olarak yapıyorum. Sıkıldım hayattan.

Bir kaç gecedir gördüğüm rüyaları hatırlamıyorum. Ama biliyorum ben bişeyler gördüm. Sabah kalktığımda çok eser miktarda bişeyler hatırlıyorum ama o kadar belirsiz ki. Bişeyler gördüğümü farkediyorum. Hatırlamaya uğraştıkça bin bir türlü deja vu oluyor. Gerçekte onu mu görmüştüm yoksa beynimin oyunumu çıkaramıyorum.

İki gece üst üste öldürüldüğümü gördüm. Ama rüya o kadar karışıktı ki. Kabalalık bir yerdeyim. Gelenlerde kalabalık. Beni avlıyorlar resmen. Başka ölenler oluyor. Bazen ben de ölüyorum. Ama sonra bi bakıyorum, zamanda 3 5 dk geriye gitmişiz, soldaki yolu değil, sağdaki yolu seçmişiz. Sonra ölenler ölmemiş olmuş. Ama biraz sonra tekrar bizi buluyorlar. Aslında saklanmıyoruz. Sadece kaçıyoruz. Evin ön tarafındayken ateş ediyorlar, kaçıyoruz, ölüyoruz yaralanıyoruz. Sonra evin arkasına kaçıyoruz. Bişey olmamış gibi devam ediyoruz konuşmalarımıza.

Aslında hiç hoş bir rüya değildi. Uyandığımda beynimde yer etmesi gerekirdi. Ama uyandığımda yine, rüya görmüş ama ne gördüğünü bilmeyen olarak kalktım. Sonra şu 7 years in Tibet'i izledim. Orda çocuk rüya görüyordu. Doğduğu yerdeki herkesi öldürmüşler filan. O bölümü izleyince rüyaları hatırladım. Unutmuş olmama şaştım.

Filmin devamını yazıcaktım. Devamı daha güzel. Eğlenceli değil. Güzel. İlk kısımları yavan geçiyor. Neyse. Yazma isteğim yok. Ama yine her zamanki gibi uzun uzun yazdım.

17 Mayıs 2009 Pazar

Ode to my "ninem"

Nermin Bezmen'in Sır adlı kitabına başladım. Kitapda daha 5 sayfa okumuştum daha fazla okuyasım gelmedi. Sarmadığından değil, başka düşüncelere boğuldum.

Kitap Hüma Hanım'ın ölümüyle başlıyor. Sonra anlatıyor bu Hüma Hanım kimdir, nasıl biridir. Merakımı cezbetti, ama nasıl biridir kısmına gelince kafamı bi türlü veremedim. Hüma Hanım 96. yaş gününde vafat ediyor. Yakın tarihde 100+ yaşındaki ninem vefat etmişti, sürekli onu hatırladım. Hiç iyi hatırlamadım. Ölünün arkasından konuşulmaz ama, aklımdakileri çıkarmadıkça o kitaba devam edemem.

Bu Hüma Hanım benim ninemin tam tersi bi kadın. Anladığım kadarıyla Cumhuriyet kadını. 1991 yılında 96 yaşında ölüyor. Yani Cumhuriyet'te değil Osmanlı'da doğuyor. Ama tam anlamıyla modern biri oluyor. Neyse, kitabı fazla okumadığımdan sadece ilk 10-20 sayfada anlatılanlarla tarif edicem.

Çok tatlı melek bir kadınmış. Torunlarıyla iletişimi kuşak farkına rağmen iyiymiş. Onu severlermiş. Ciddi anlamda. Benim ninemi seven biri pek bilmiyorum. Sadece saygı duydular, büyükleri olduğu için. Sevgi değil.

Hüma Hanım son doğumgünü tüm ailesiyle geçirmek istiyor onlara yemekler hazırlıyor. Kimsenin yardım etmesini istemiyor. Kuş sütü eksik bir tek. Ninem asla torunlarıyla aynı sofraya oturmadı. Hatta torun çocuklarıyla. Hiç bir zaman. Her zaman kendi odasında yedi. Asla torunlarına süt içirtmedi. Ziyan olarak gördü. İnek sağıp, evdeki çocuklara vermek yerine dışarı sattı, parasını kendine sakladı. Bırak sütü, eve gelen şekeri unu bile dışarı satarmış, parasını kendine ayırırmış. El işleri filan yapıp onları dışarı satarmış, eve hiç para ayırmazmış. Annenem büyükbabam ve çocukları hep beraber ninemle kalıyormuş. Ev kalabalık yani. Büyükbabam yurtdışında çalışıyor. Para gönderiyor göndermesine de, işçi zaten, çok yapabildiği bişey yok. Ninemin kardeşi, çocuklara süt getiremediği için, ceplerine şeker doldururmuş. Bildiğin toz şeker. Suya karıştırıp içsinler. Süt yerine geçmez ama, onlarında varlığı iyi değilmiş zaten. Şekeri bile eve gizli gizli getirirmiş, ablası farketmesin diye. Ölünün arkasından konuşulmaz, ben yazıyorum. Oraya her gittiğimizde ıhlamurların açma zamanı oluyordu. Koca ağaç. Asla ıhlamur toplattırmazdı. Kendi toplardı. Birazını kendine ayırır, kalanını dışarı satardı. Babam o uyurken filan gizli gizli çıkardı ağaca, toplardı. Ninem uyanır görürdü, "çok toplama" derdi. Hep böyle biriydi. Sanki parayı kefeninin içine sokucak, büyükbabam karşılıyor her şeyini (tek erkek çocuk ya). Yine de böyle bir hanım efendiydi.

Hüma Hanım çok anlayışlı biriymiş. Başkalarının dertlerini dinler, kendinden çok onları düşünürmüş. Ninem hasta numarası yapardı. Sadece oğluna değil bize bile :) Hatırlıyorum. Bi gün, ev bayaa büyük, koridor uzun. Koridorun ortasında perde var. Ev iki bölümlük, ön bölüm misafirlik, mutfak filan, arka bölüm yatak odaları, banyo filan. Ninemin ben bildim bileli bastonu var. Kullanmaya ihtiyaç duyduğundan değil :) Bi gün böyle parmak uçlarında koşmayı severdim, koşa koşa geldim, perdeyi açtım. Bi baktım ninem yürüyor! "Aa! ninem yü..!" dedim. Hemen bastona davrandı. Bastonla yürümeye başladı :) Ah çok komikti. Bi keresinde odaların birindeydim. Kapı aralıktı. Ninemle odalar karşılıklı. Ninem kapıdan çıktı, yürüyerek, topallamadan, sonra beni gördü, içeri girdi bastonu aldı devam etti :) Çok kez oldu böyle şeyler. Bi keresinde sevinçle salona girdim, herkes, ninem hariç, salonda olurdu. Sevinçle "ninemi yürürken gördüm!" dedim. Hani topal biliyorum ya onu. Ufak teyzem, bekar olduğundan onlarla kalıyordu, dedi "Onun yürümesi kimse yokken" :) Benim için eğlenceydi ninemi yürürken yakalamak. Hiç kızmazdı. Kızabileceği bişey değildi :) Farketmemiş takliti yapardı. Beni gördüğünde hemen topallamaya başlardı :) Çok komikti gerçekten. Bir de gelinini bana böyle böyle yaptı dermiş, oğluna geçermiş. Neyse ki büyükbabam hiç kulak asmamış. Bir de assaymış daha fena olurmuş.

Hüma Hanım, çok sağlıklıymış, hiç gripten ciddi hastalık geçirmemiş. Ninem de öksürse doktor çağırırdı EVE! Hastaneye gitmezdi. Bir tane doktoru vardı. Bir tek ona inanırdı. O demeliydi hasta değilsin diye. Onun çalıştığı hastaneye bile gitmezdi. Ha, böyle hapşırığa doktor çağıran biri olduğundan, pimpirikli biri olduğu sanılmasın! Sadece kendine geçerli o pimpiriği. Gelininin hiçbir doğumunda hastaneye gitmesine izin vermemiş. Gelini hiçbir zaman düzgün bir doğum yapmamış. Gelini her zaman doğumdan sonra bazen bebekle, bebek iyiyse yalnız, hastaneye "kaçırılarak" götürülmüş. Annem hatırlıyor bi tanesini. Annanem fenalaşmış, kendisi çocuk, babanesi hastaneye göndermiyor, evde başka kardeşleri var kendinden küçük, babası yurtdışında, amcalarına gitmiş babanesinden kaçarak. Amcaları gerçek amcaları değil. Tam olarak nesi olduğunu hala çözemiyorum :) Karışık geliyor neyse, demiş böyle böyle. Amcaları, akşam saati, gelmiş evin önüne, sessizce, ninemin yatmasını beklemişler. Evin önünde salon, pencereler boydan boya. Pencerenin altına gelip, annenemi pencereden çıkarmışlar dışarıya. Hastaneye "kaçırmışlar". Böylesine "sağlığa düşkün" birinden söz ediyoruz. Öyle ki, 9-10 aylık torunu, üstelik erkek (kendisinin erkek çocuklara düşkünlüğü vardır), yere düşmüş kucaktayken hastalanmış. Gitmesine izin vermemiş doktora. 2 ay hasta hasta yaşamış, sonra ölmüş. Torunlarının sağlığına süper düşkünmüş yani. Hayatı boyunca böyleydi.

Hüma Hanım giydiğine dikkat edermiş, yemesine içmesine, 95 yaşındaymış ama, daha gençmiş gibi davranır, düşünür, giyinirmiş. Daha genç derken çocukça değil, olgun ama yaşlı değil. Ninem pek bakmazdı giyinişine filan. Ona bişey diyemem. Ama torunlarının giyinişine karışırdı. Hatta benim!! 10 yaşımdayken unutmuyorum, namaz kılmaya başlayıp KAPANAYIM(!!!) diye etek, seccade ve baş örtüsü vermişti!!! O günden sonra onu pek sevmedim. O yaşlarda tabii ki nasıl biri olduğunu anlamıyordum. Ne kadar aksi olduğunu filan. Yaşlı biri diyordum. Zaten yüzünü pek görüyor değildim. Beni babanemin adıyla çağırırdı severdim. Babanem daha babam küçükken ölmüş. Onu hiç görmedim. Ona benziyormuşum. Bunu herkes söylüyor zaten. Ninem babanemi tanıyormuş: Arkadaşmış onlar, evlenene kadar aynı köydeymişler. O yüzden bana Alakasiz yerine babanemmiş gibi davranmasını severdim. Ama kapalılığa karşıydım. Binbir türlü sebeplerden. Ağzıma almazdım tabii, bütün ailem nerdeyse kapalı, annem dahil, ama o günlerden, okuldan gelme bişey. Neyse, o başörtüyü gördükten sonra ninem benim için bitti. Sadece büyüğüm olduğu için zoraki bir saygı duydum. Ha anneme dedim bu arada, bunları verdi diye. Annem dedi ki "elbette büyüynce kapanıcaksın, okulu bitirdiğinde". Bi sinirlendim bi sinirlendim. Fıttırdım resmen. Okul lafı üniversite anlamında kullanılmıştı neyse ki. Giysiyi geçtik, doktor yasaklamıştı kaymak yemeyi, dolaptan gizli gizli kaymak aşırırdı, sonra akşama doktor getirin! Yeme deyince kızardı filan. Çok aksiydi be...

Hüma Hanım ailesini düşünen biri sanırım. Özellikle de seven. Ninem görümcesinin çocuğu olmuyor diye, kocasının isteğiyle, en küçük kızını görümcesine evlatlık vermiş?!! Üstelik kızı 5 yaşındaymış. Hoş daha büyük veya küçük bir fark olmazdı. Halam, kızı, hala hatırlıyor verildiği günü. Belki de onun için iyi olmuştur. Annesinden ayrı büyüdü. Annesi olmadığını bildiği halasına anne dedi, ama, annesinin elinde kalsaydı ilkokulu bile bitiremezdi, hatta gidemezdi bile...

En çok şaştığım şeylerden biri, Hüma Hanım ailesine mektup bırakıyor. Mektup yazıyor, kendi eliyle, hatta birde defter bırakıyor. Günlük gibi bişey herhalde. Yazı yazmasını biliyor?! 95 yaşında yazı yazmasını biliyor. Cumhuriyette doğmamış. Osmanlıda doğmuş, 1895'te filan. Ve Türkçe yazı yazmasını biliyor Latin harfleriyle. Gerçekten tuhafıma gitti. Tabii, o sanırım İstanbul insanı. Paşa babası filan vardır kesin :) Bilmiyorum. Yazı yazdığını öğrendiğimde doğduğu yılı hesapladım filan. Babanem yazı yazmayı bilmiyor. Hatta oğlu dahil kimseyi okula göndermemiş. Torunlarına bile karışmış. Neyse ki erkek torunlarının okumasına izin vermiş. Haa dur, büyükbabamı okutmuş, öğretmen lisesini kazanmış. O zamanlar onların orda öğretmen lisesi yokmuş, başka şehre gitmesi gerekiyormuş. Tek oğlan diye göndermemişler... Annem ilkokul mezunu, ortaokula yazılcağı gün ninem büyükbabama, "sana hakkımı helal etmem" demiş. Kimin hakkı kimde kaldı çözemiyorum şimdi. Annemden sonra diğer teyzeme karışmış. Ama o ortaokulu bitirebilmiş neyse ki. Ondan küçük teyzem (aile büyük :)), lisede kendisi bırakmış, okumamış. Büyükübabam okuması için yalvarmış, gitmemiş. En küçük teyzem masterını yurtdışında yaptı :). Ona hiç dokunamadı ninem :). Büyükbabam okumayan kızlarını kurslara göndermiş. Pratik meslekler edinsinler diye. Annemin dikiş hocalığı var mesela. Ama tayini çok uzağa çıktığı için göndermemişler. Hala annemin okumamış olduğunu söylemek zor gelir bana. Utanılcak bişeymiş gibi. Lisede bile, hani anket yaparlar ya, secereni sorarlar, annenin ve babanın öğrenim durumu, en azından "lise" yazmak isterdim. yazılacak kısmı parmağımla kapatırdım kimse görmesin diye. Utanırdım basbaya. İlkokulda çok sıkılırdım annen baban okumamış mı laflarından. Okutmamışlar deyince ailesi süper gerikafalı oluyormuş gibime geliyordu. Biliyorum büyükbabamı. Öyle biri değil. Tüm bunlar yüzünden Hüma hanımın o yaşta okuma yazma bilmesine şaşırmıştım.

Hüma Hanım, 96 yaşına rağmen, gayet akıllı bir kadın olarak kalmış. Ninem son 4 yılda tamamen aklını kaybetmişti. Son 2 yıldır yatalaktı, sevmediği torunlarının annesi, beğenmediği gelini annanem, tüm evlilik hayatı boyunca onunla aynı evde yaşadı. Bunadığı zaman, kendisi de yaşlı olmasına rağmen ona baktı. Onu yıkadı, altını bezledi. Hüma Hanım gayet güzel bi şekilde öldü. Kimseye muhtaç olmadan. Kimseyi yıllarca ölümünü beklettirmeden. Yaklaşık 7 yıl önce doktor bir kaç ay ömrü kaldı demişti nineme. Çocukluğumdan beri her yıl düzenli olarak, "Babaneniz kötüleşti, cenazesine gelmek zorunda kalabilirsiniz" telefonları geliyordu. Hüma Hanımın öldüğüne kimse inanmak istemedi. Ninemin yaşadığına inanmak zordu. Eminim kimse Hüma Hanım ölsün artık, dememiştir, aklından dahi geçirmemiştir. Valla ne yalan söyleyeyim. Çocukluğumdan beri ne zaman ölcek ninem diyorum içimden. Sevilen biri değildi. Hele ki, annemi asla sevmemiş, annaneme eziyet etmiş biri için "Allah uzun ömürler versin" demek, benim için duygusuz bir cümleydi. Tabii dışından söyleyemezsin bunu ayıp. Ne çok nefret ediyormuşum kadından. Töbe töbe. Tuhaf.

Hüma Hanımı özlerlermiş, yaşlı, ziyaret edilmesi gereken bir büyük olarak düşünmezlermiş onu. Bizim aile bayaa kalabalık, ama çocukları haricinde kimsenin "ninemi/babanemi/annanemi özledim, onu görmeye gitmeliyim" dediğini hatırlamıyorum. Ziyarete gidilmesi gereken yaşlı kimse olarak görülüyordu. Tabii, insanın kendini sevdirmesi gerek özlenmesi için. Ölünün arkasından konuşmuyorum ki? Yine de, her ne kadar ... (kötü bişey demek istemedim, aksi diyelim) birisi olsa bile, cenazesi kalabalıkmış. Aile kalabalık, hastalık/cenaze olduğunda herkes gider. Belki o yüzden kalabalıktı.

Ninem hakkında iyi hatırladığım tek şey, beni babanemin adıyla çağırıp saçımı okşamasıydı. Ailedeki tek saç rengimi seven kadındı. Ha bi de mas mavi gözlerini severdim.

Mekanı cennet olsun... ?? Neyse.

16 Mayıs 2009 Cumartesi

Acıdım Tibet'e (1. bölüm)

Dün "7 Years in Tibet" filmini izledim. Nasıl bir film olduğunu bilmiyordum. Yapcak bi işim yoktu. Film başladı izleyeyim bari dedim. Brad Pitt'i görünce hemen kapatasım geldi. Baktım farklı bir aksanla konuşuyor. Tv'yi kapatsam, canım kitap okumak istemedi filmi izledim.

Güzel filmdi, hatta çok güzel bi film. Başrolde Brat Pitt olmasına rağmen :) Brad Pitt'i sevmem hiç. Tibet'le ilgili, 2. Dünya Savaşı'yla ilgili hiç bilmediğim bişeyler öğrendim. Filmi izlerken, zaman zaman sıkılsam da, dedim kesin bloga yazmam gerek! :) Blog bağımlılık yaptı azıcık.

Burdan sonrası film ve daha binlerce şeyle ilgilidir. Filmi izlemeyenlerin okuması önerilmez. Ayrıca tahminen çok uzun olacaktır :)

Brat adamımız, Avusturyalı, Nazi döneminde yaşıyor. Olimpiyatta altın madalya kazanmış bir dağcı. Film onun tam Himalayalar'a giden trene binmesiyle başlıyor. Burası sıkıldığım ilk yerdi, çünkü insanlar neden dağa tırmanır bundan ne zevk alır anlamam. Dikey Limit'i bile izleyememiştim. Sıkılıp bırakmıştım. Tren garında Brad adamımız, Heinrich Harrer, diğer Almanlara ve Nazi bayrağına beklenildiği kadar itibar etmeyince bu filmde bi iş var dedim. Peter adında bir tur rehberi takıldı bunun takımına, ilk andan itibaren kıl kaptı. Bu sırada karısı İngrid Harrer hamileydi, şöyle bir 7 aylık herhalde. Garda hani bu Heinrich ünlü biri ya, fotoğraf çekildiler, aileleri çok süper mutlu değilmiş bunu hissettirdiler hatta söyledi sonra Brad. Neyse İmmerdolf mu ne var, aile arkadaşı, fotoğrafa girmedi. Dedim kesin bu kadın bu adamla aşna fişne olcak adam Himalayalarda halt ederken. Ki öyle oldu.

Heinrich kişisi 4 aylığına gidiyor taa Alamanyalardan kalkıp Himalayalara. 4 ay için. Bu hesapta çocuk 2 aylık filan olacak en çok. 4 ay için gidiyor adam. Hatta 4 aylığına gittiğinden, karısının gönlünü yapmadan gidiyor. 4 ay sonra gelince herşey düzelir zaten. Adam 13 yıl kalıyor Asyada. Leonorda'nun can simidiyle hayatta kalmaya çalışmasına benziyor bu biraz. Kim düşünür savaş çıkacağını? Kim düşünür 4 aylık stokla gitmişen 13 yıl oralarda sürüneceğini. Heinrich 4 ay sonra kafasını dağlara boşaltıp geleceğini düşünürken nerden bilsin çiğ at eti yemek zorunda kalacağını? Üstelik at tam anlamıyla ölmüş bile değildi...

İnsanlar plan yapar. Her zaman. En ince detayı, her olasılığı bile hesaplarlar bazen. Bazen kaba taslak bırakırlar düşüncelerini, ama o kadar tuhaf bir yerden vurur ki hayat, neye uğradıklarını şaşırırlar. Şans sadece, kısmet değil. Kısmet dersek, bazıları üvey evlat konumuna düşer. Neyse bu başka zamanın konusu olsun. Filmi izlerken bu bencil, burnu havada "piç" Heinrich'e çok acıdım. Hiç hiç aklına gelmezdi ki savaş çıksın, karısı ondan boşansın filan. Adam çiğ çiğ at eti yedi ya! Üstelik gerçek hayatmış!? Ama salak adamın gözü hala tepedeydi. Hala Himalayaların tepesine dünyanın çatısına ulaşmayı düşünüyordu. Heyt be...

İnsan ne kadar plan yaparsa yapsın bir yerlerden hiç ummadığı darbeyi yiyor. Elbette bugün bulutların üstünde uçarken yarın yere çakılacağını düşünür aklına getirir insan. Ama bunun nasıl olacağı, ne zaman olacağı meçhul. Ahh yine aynı konu. Belirsizlikten nefret ediyorum.

Filme devam;

Himalayaların Almanlar için önemi varmış. Hiç ulaşamamışlar. Giden dağcılar hep ölmüş, dağcılığın bu kısmını da anlamıyorum. Ölme ihtimalin bu kadar yüksekken neden sen hala dağa çıkarsın be adam? Ama bir yandan da düşününce, yarını görüp görmeme ihtimalin %50 zaten. Belki de ölücez zaten, bari adrenalin dolu ölelim diyorlardır. Neyse, garda biri gazetecilerden biri Heinrich'e "Himalayalara giden ilk Alman olacaksınız" dedi. Heinrich düzeltti hemen; "Ben Avustralyalıyım!". Önemli değil bu şimdilik. Almanlar Himalayaların tepesine "bizim yer" mi ne diyormuş. Akla bak sen! Almanya nerde, Himalayalar nerde! Sen git, Himalayaların tepesine, dünyanın çatısına "benim ora!" de! Bu ne kibir yeğenim? Hele bir soluklan... Aslında her millette var sanırım bu. Türklerde, "gökkubbe çadırımız, güneş direğimiz" lafı var. Tabii göçebe günlerden kalma. Dünyadaki her yer bizimdir anlayışını anlatıyor. Göçebe oldukları için belki anlayış gösterilebilir. Heryere gidebiliyorlar nasılsa diyerek. Belkide ben Türk olduğum için müsaama gösteriyorum, o da olabilir. Tarık Buğra'nın Osmancık'ında bir bölüm vardı. Osmancık bir dervişle karşılayıyor. O dönem kayı boyunu yöneten o muydu tam hatırlamıyorum. Kartal Kaya denilen bi yer var, derviş genelde orda yaşıyor. Bedevi zaten, her yere gidiyor. O Kartal Kaya tüm vadiyi görebiliyormuş, o yüzden oradaymış genelde. Neyse Osmancık buna soruyor, "Dile benden nereyi dilersen? Senin olsun orası!". Derviş hiç arkasına bakmadan, eliyle arkasını gösterip şurda biyer olur diyor. Osmancık orayı ona veriyor. Osmancık henüz Osman olmamış o dönemler. Farketmiyor ne kadar saçma bir soru sorduğunu. Adam göçebe. İstediği heryer onun yurdu zaten. O nerdeyse, yurdu da orda. Hafızaya bak be... Neyse, bu da "heryer benim" anlayışına örnekti. Diğer örnekler için (bkz: sömürgecilik)

Filmi izlerken sürekli olarak gerçek olup olmadığını merak ettim. Olaylar gerçektir belki ama kişiler? Filmin sonundaki yazı aklımı başıma getirdi.

Yolda bir tören gösterdiler, 4-5 yaşlarında bir çocuğa kral çocuğuymuş gibi hediyeler getiriyorlar. Bir müzik kutusu hediye geliyor. Seviniyor çocuk, anne babasına bakıp bişey diyor, anne babası kaşlarını çatıyor, susmasını istiyor. Bu çocukmuş Dalay Lama, sonradan öğreniyoruz.

Neyse, Heinrich Himalayalara vardı. Bi ara düştü filan, ağzım burnuma geldi. Hadi film bu, bunu biliyorum ama bunu yaşayan dağcılar var, benim kaldırabileceğim şey değil. Sakin kalmayı başaramam. Dağcılığı ve dağcıları anlamıyorum... Bir ara ona bağlı olan arkadaşı şu Peter kişisi düştü, o daha beterdi galiba :S Aha nasıl geri tırmanıcaksın, boşlukta kaldın derken, bi baktım ipe tırmanıyor... Zeki çocuk. Zaten film boyunca zeki kaldı :)

Çığ filan düştü bunların kamp yerine, herşeyi sildi süpürdü. Film nerde nasıl çekilmiş merak ettim. Filmin bir yerinde donmuş süper bir şelale vardı. Üstelik büyük. Brad yanına gitti şelalenin el kadar kaldı :) Çığ düşünce yukarı çıkmak yerine aşağı indiler. "Deli-kanlı" Heinrich Ben yukarı çıkcam dedi. Peter kabul etmedi. Bir kez daha sürtüştüler. Adam manyak mı ne? çığ geçmiş hala dağın tepesinde gözü.

Kampdayken karısını özlemek aklına geldi şapşal kendini beğenmiş Heinrich'in. Heinrich çok burnu havada o gardan beri. Fotoğrafa yalancıktan gülümsüyo filan. İtici bir karakter. Herşeyi ben bilirim pozlarında. Peter ağzına s.ç.yor tabii her seferin de :P Peter ondan aşağı değil aslında o da ukala. Ama en azından zeki ukala :) Tartışma olsa Heinrich tekme tokat dalar, Peter sözleriyle yener. Öyle işte.

Bunlar biraz aşağılara inerler. İngiliz Hindistanı'ndalardır. Dalay Lama'ya inanan birileri çıkar karşılarına. Fotoğrafı öpmelerini ister filan. Öperler. "Bu dalay lama, fotoğrafını yanınızda taşırsanız korur sizi" der bi kadın galiba. Dalay Lama kimdir nedir pek bişey bilmiyordum açıkçası, sadece Budistliğin mihenk taşı kişilerinden biri. Bu kadar bilgim :) Sene 1940 filandı filmde. Gösterdikleri resim 5 yaşında bir çocuk! Benim bildiğim Dalay, yüzü gözü buruşmuş biri. Tuhafıma gitti çok. 5 yaşında bir çocuk onların dini lideri filan. Tuhaf.

Çığ düştükten az zaman sonra bunları tutukluyorlar. İngilizler tutukluyorlar. Bunlar dağcı ya hani, dünyadan haberleri yok. Meğersem 2. Dünya Savaşı patlamış! İngiliz Hindistan'ında bulunduklarından ve Almanlarla İngilizler farklı saflarda olduklarından, bir karar çıkmışmış, İngiliz toprakları üzerindeki tüm düşmanlar esirdir.

Arkadaşım sayın İngiliz; lan taa Hindistan'a gitmişsin, ordaki halkın ebesini öpmüşsün, kast sistemi gibi iğrenç bir zihniyet kurmuşsun. Ne iğrenç adamsın sen? Toprağında yaşayan bir avuç dağcı Almandan sana ne zarar gelcek korkak herif? Ki üstelik kimin bağından kimi kovuyorsun? Sen hiç iznin olmayarak kralı olan bayrağı olan bir ülkeye girmişsin, para için kaynak için. Sonra bu ilhak ettiğin topraklarda, sen dışındaki herkesi yabancı ilan ediyorsun? Aklına s.ç.yım emi?! Ha yabancı diyor diyorsun, ne diye ülkende kilometrelerce uzaktaki bu yabancıları esir alıyorsun? Kim dedi alabilirsin? Kim sana dedi ülkendeki savaşı taşı dünyanın öbür ucuna? Ne kıskanç bişeysin sen? Ondan gördüm hemen benim olsun? Ne doyumsuzsun? Sıkıntıdan abartıyorum, ama bil ki durum bu... Yahu, turist onlar turist, para hazinesi onlar, hapse atmaya gelmez. Sonra mazallah kaçarlar ülkenden bi daha gelmezler? Kös kös oturursun sen de. Sevmiyorum savaşları.

Neyse, bunlar esir düştüler maalesef. Üzüldüm çok. Sen git saçma sapan dağcılık hevesinle, sonra esir alın filan. Hoş eğer kendi ülkesinde olsaydı, çoktan savaşa gitmiş, fiilen çarpışıyor olurdun. Belkide yaşamazdın? Dalay lamayı hiç tanımazdın. Tibet'e ulaşınca sana asidi kaçmış kola tadında gelirdi. Kültürü tanımazdın vs. Bunu uzatabilirim ama bir önemi yok. Çünkü sen zaten bunu yaşamamışsın. Yaşamadığın binlerde hayat var ona bakılırsa. Binlerse olasılık var yaşamınla ilgili. Keşkeler saçma geliyor bana. Keşkelerle ilgili kocaman fikirlerim var :) Başka zamana.

Anlatcak çok şeyim var. Bunları oturup adam gibi kimseye anlatamazdım herhalde. Dinlemediler. Çevremde birlikte fikir yürütebileceğim sanırım tek bir kişi var. O da benden uzakta şuan. Uzun zamandır görüşmedik. Kafalarımız tam uyuşuyor. Onu da anlatayım ben bi gün.

Buraya yazması güzel. Çünkü kimlerin düşüncelerinle ilgili olduğunu kimlerin olmadığını bilmiyorsun. İzleyici filan boş iş biraz :) İzleyici olması okuyor oldu anlamına gelmez. Okuyor olması hak veriyor olduğu anlamına gelmez. İzleyicinin olmaması okuyanının olmadığı anlamına gelmez. Güzel bişey bu. Hoş. Sevdim :) Yüz yüze konuşurken tüm bunlar insanın aklından geçiyor. Anladı mı? Sıktım mı? Ne düşünüyor? Niye surat astı? Komik bişey mi diyorum sanki yüzü gülüyor? Ve daha nicesi... (Noktala işaretinden sonra "ve" kelimesini kullalınabilir kıldığı için Nurullah Ataç'a sonsuz Teşekkür! :P) Klişe bile yazdım.

Nerde kalmıştık?

Bu Heinrich adamı çok kaçmayı denedi. Baktı ki zokayı yuttu, karısını ciddi ciddi özlemek aklına geldi. Hatta çocuğunu, Himalayalara gitmesi aslında kaçmaymış?! Çocuğu olsun olmamış, kürtaj neyin yok, çocuk doğcak ciddi ciddi, aklımı alır giderim demiş gitmiş. Oh olsun. Sanki döndüğünde çocuk ölmüş olcak? Bir gitti pir gitti, 13 yıl göremedin oğunu işte. Salak seni. Karısına mektup yazar. Peter'in birilerine mektup gönderdiğini öğrenir, ona verir mektubu.

Burda durmak gerek. Oğlu sanırım 1 yaşına gelmiştir bu yıl. Himalaya nerde Almanya, Avusturya nerde. Mektup oraya giderken kaybolur. Kaç ayda gider? Bir iki mektup için postacı oralara gider mi? Dünya çok büyük geliyor bana bazen. Yine Osmancık'ta bir bölümvardı, ya o derviş ya da Edebali, Osmancık'a sorar "Ne düşünüyorsun?", Osmancık hiç demek istemez, "Dünya ne kadar büyük der". Sonra güzel bir laf işitir, "Dünyanın büyük olduğunu düşünmek için, insanın kendisinin küçük olması gerekir. Eğer sen küçüksen, dünya sana çok büyük gelir.". Bu veya buna benzer bişeyler. Güzeldi. Okuduğum kitapları unutmuyorum. Bak bunu seviyorum. Ama bazen insanlar nasıl hatırlıyorsun diyor ya, cevap veremiyorum. Çünkü bilmiyorum. Sinirimi bozuyor o zaman.

Bir ilçeden diğer bir ilçeye gitmek bile zor geliyor bana. Türlü sebeplerden. Yürünecek yol değil, minibüs, otobüs, taksi, tren her bi meret var. Bu bile zor geliyor. Hay-yat-ta gidemem herhalde öyle plan yapıp, aklımı yanıma alıp gezmeyi. Gezmeyi severim diyorum. Gerçekten de severim. Ama bir yerden öbür yere gitmek, sanki ilk bulunduğum yerde herşeyimi bırakıp, sanki ilk bulunduğum yeri bilmiyorum aldatıp? yer değiştiriyormuşum gibi geliyor. İlk bulunduğum yeri brakmak zor geliyor, ihanet ediyormuşum gibi. İstiyor değilim orda sonsuza dek kalmayı, hatta tüm bağlarımı kopartayım bi daha adımımı atmayayım. Ama sanki böyle olunca, hayat dediğimiz meret beni bir şekilde oraya getirecek yaralarımı deşecekmiş gibi geliyor. "Sen misin bağlarımı koparıp gidcem bir daha arkama bakmıcam diyen?". S.ke s.ke yolumu düşürür kesin. çünkü şu hayatın şakaları, düşünceleri de ircaatlerı gibi hastalıklı. Kukla zannediyor. Hayat dediğim canlı bişey değil. Belki o da kukladır? Bilmiyorum. Korkuyorum onca kilometre uzağa gitmeye. Gitsem sanki gidemeyecekmişim, yolda bişey olacakmış veya bir daha hiç dönemeyecekmişim gibi. Mesela, Heinrich gitti taa oralara, hapisten kaçtı (anlatcam oraları), ben ilk iş (ne olursa olsun) ülkesine dönmeye çalışır sandım. Yapmadı, orda kaldı. Ben ilk iş ülkeme yuvama dönmeye çalışırdım. Ha evim yuvam yaşadığım ömrümü tükettiğim yeri çok mu seviyorum? Hayır. Ama güven duygusunu hissetmek isterdim. Tabii o koka koca adam. Dağda çığ düştüğünde sakin kalmayı bilen biri. Hayatta kalmak için çiğ at eti yiyebilin biri :) Evet takıldım buna. Hayatta kalamazdım her halde ben...

Ne bilim, onca yol gitmek filan. Evet dünya bana çok büyük geliyor. Küçük insanım ben. Kaybolurum koca dünyada.

Mektup diyorduk, adam gönderdi. Kaybolur dedim. Ama adam çaresiz tabii, güvercinin ayağına mı bağlıcak? Gönderdi ve hakkaten gitti, geriye cevap bile geldi. Adamın içinin yağları eridi resmen... Kadın bundan boşanmak istiyormuş, çocuğunun babası Immerholf olacakmış, şu aile dostu, 4 yaşına gelince gerçek baban öldü dicekmiş, boşanma kağıtlarını göndermiş, imzalasın diye. Valla ne yalan söyliim, göndermezdim boşanma kağıtlarını, kaybolur filan :) Adam ziyadesiyle hak etti. Çocuğu olcak diye kaçmış resmen terk etmiş karısını, niye evliliğini sürdürsün ki kadın?


Devamı yarın :)

14 Mayıs 2009 Perşembe

Ahh!!! Real monsters!

Bu çizgi filmde bi bölüm vardı, o bölümde ki bir laf çok hoşuma gitmişti.

Ickis, Oblina ve Krumm 3 arkadaş, korkutma akademisindeler :) Eğer insanları korkutamazlarsa ya akademiden atılcaklar ya da yok olcaklar. Bu arada bu canavarların "gerçek" olduğunu kimse bilmemeli. Korkutup kaçıyorlar genelde. Neyse.

Bir gün bir fotoğrafçı/gazeteci, bu canabarların gerçek olduğunu iddia eder. Sanırım pusu kuruyordu. Ickis bu adamı korkutmayı dener, ki korkutur, ama adam bir anda fotoğraf makinesini çıkarır ve flashı patlatır! Zaten korkar yapıda olan Ickis korkup kaçar. Arkadaşlarının yanına gider, onlara durumu anlatır. Adam bunları takip eder filan. Bir şekilde izlerini kaybettirirler.

Ickis kafayı yemek üzeredir. Ve bir canavarın sahip olmaması gereken bir duygusu oluşmuştur; korkmak! Anaç arkadaş Oblina farkeder, der ki;

-Ickis, sen insanlaşıyorsun! Sadece insanlar bilmedikleri şeylerden korkarlar!

Çizgi filmi çok sevmezdim. Yayınlandığı için izledim sadece. Kendi içinde çarpıklıkları vardı. İyiye kötü demek, seviyoruma nefret ediyorum demek güzele berbat demek gibi. Mantığı tam olurmuş değildi. Herşeyin tersi yaşamlarının kuralıydı. Fakat iyice oturtamışlardı işte. Bazen bazı şeylere güzel demek zorunda kalıyorlardı. Eksiler eksileri artı yapıyordu filan.

O söze aşık olmuştum! Kaç yaşındaydım tam hatırlamıyorum. Lise 1, 2?? Çocukken izlediğim bişey değildi bu :) Günlerce MSN'imde ileti olarak kalmıştı. Her ne kadar salakça gözükse bile sevmiştim. O cümle gerçekten anlamlıydı. Hala anlamlı. Hala güzel. Hala mantıklı.

Bir yerde yürümüşüm, ama artık öyle bir raddeye gelmişim ki, önüm uçurum mu yoksa hala basacak yer var mı bilmiyorum. Ayağımı attığımda boşluğa mı düşücem yoksa ayaklarımın altında taşları hissedicekm miyim bilmiyorum. Çünkü yolun devam edip etmediğini veya nasıl nerden devam ettiğini bilmiyorum. Geleceğim var mı yok mu, varsa nasıl bişey bilmiyorum. Aynen Ickis gibi korkuyorum. Yarını bilmiyorum ve yarından korkuyorum. İnsanlaşıyorum. Birazcık belirsizlikten kaçmak isterdim. birazcık taslak olsun önünde. Kesin hatlara gerek yok. Flu bişeyler de kabul edilir. Kaba taslak. Dünyanın neresine sürüklenicem. Nasıl olacak hayatım hiç bir fikrim yok. Hiç bir ipucu. Okuduğum bir okul yok, mezun olduğumda şu mesleği yapsam desem. Geleceğimi garantiye alabileceğim hiçbir icraatım yok. Hayatta kalmayı şöyle böyle başarırım belki. Ama nasıl olacak? Arkadaşlarım çevrem? İşim olacak mı? Hiçbir belirti yok geleceğe dair. Ara sıra kendime kahve falı bakıyorum. Yok, orda da bişey gözükmüyor.

Camdan dışarı bakıyor gibiyim. Ama çok şiddetli yağmur var, yağmur o kadar şiddetli ki sanki hiç bitmeyecek. Ama biliyorsun sonsuza dek böyle sürmez. Kış bile olsa yaza dönecek. Ama hangi ayda olduğunu yaza ne kadar zaman kaldığını hesap edemiyorsun. Yağmurdan Karşıdaki binayı göremiyorsun. Üzerini sıkıca giyinip, yağmurluk şemsiye alıp dışarı çıksan, hayata atılsan, bunun zamanı değil biliyorsun, kediye dönersin. Sabırla beklemen gerek. Ama içini kaplayan huzursuzluk sabra yer bırakmıyor. İçini çeke çeke bekliyorsun. Geçicek bi gün. O gün ne zaman gelir bilinmez. Yine yaz gelir mi, o gelecek olan yaz ne kadar sürer, tekrar ne zaman kış gelir, kış gelir mi bilmiyorsun.

Okyanusa düşüp, bulduğun bir sandal bozuntusuna tutunmak gibi. Yüzme bilmeden. Yüzmeyi bilip bilmediğinden emin olmadan. Anakaradan kimbilir kaç mil uzakta. Anakara kimbilir hangi yönde. Kuzey nere batı nere. Kuzeyi batıyı bilmenin bir faydası olur mu? Sandala tutulu ne kadar dayanabilirsin? Titanic'de Leonardo can simidini kendi giyip, Kate'i koca duvar saatine çıkarmıştı. Hesapta kendisi can simidi sayesinde yaşayacak, Kate ise saatin üstünde olduğundan yaşayacaktı. Leonardo, can simidi olmasına rağmen soğuktan donarak öldü.

Neyse, çizgi filme dönelim.

Adam Ickis'in resmini gazeteye bastı, basımevine gittiler engellemek için. Olmadı. Gazete dağıtılmaya başlandı. Son anda gazeteleri kimsenin eline geçmeden topladılar. Zor olmuştu.

Oblina'nın ailesi çok zenginmiş. Tipik arkadaşlarına zengin olduğunu söylememe. Bir manikür pedikürcünün lağımına yerleşmişlermiş. Tırnak para yerine geçiyor zaten. Böylece çok zenginlermiş. Tuhaf geçmişti. Neyse. Çizgi film genel olarak böyle iğrençlikler üzerine kuruluydu zaten.

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Şunu okumak gerek önce...


Bunu, linki, buraya koymak için "henüz zaman var Alakasiz" diyordum. Ama başka bir yazı tetikledi;

(sansür*) kiz arkadasimda kisilik bolunmasi var
(sansür*) ensest iliskiye maruz kalmis kuckken
(sansür*) ayriligimizin sebebi bu
(sansür*) iste
(sansür*) boyle hayata kafam girsin lan



Bilmiyorum. Belki de sözü geçen kişi olacağımdan korktum.

Bazı konular hakkında link koymak istiyorum buraya. Google AdSense harici link verilebiliyormu bilmiyorum.

Bunun sadece doğuda filan olduğunu sanıyorlar. Değil.

8 Mayıs 2009 Cuma

Bütün anneler melektir

Gazete almaya dışarı çıkmıştım. Yarın veya pazar günü anneler günü ya. Büssürü şey koymuşlar ilk sayfaya. "Bütün anneler melektir". Yazıyı gördüğüm anda içimi yükselen bir nefret kapladı.

Bütün anneler melektir;

1.5 yaşındaki çocuğu, ona "küfrettiği için" döve döve hastanelik eden anne bir melekti

Doğar doğmaz çocuğunu çöp kutusuna atan anneler birer melektir.

Gayri meşru çocuğuna önce çamaşır suyu içiren, ölmeyince boğan anne bir melekti.

1 yaşında ya var ya yok kızını para için başka adamlara satan anne bir melekti.

Hüseyin Üzmez'in tecavüz/taciz ettiği 14 yaşındaki kızın annesi de bir melekti.

3 yaşındaki çocuğuna sigara içiren anne bir melekti.

Çocuğunu döven anneler birer melektir.

Ahh hepsinin linkini bulmak istedim ama bulamadım işte adları hatırlamadığım için.

Eğer hayatta hiç iyi insan olamadıysanız, hiç kimse size melek gibi insan demediyse hemen çocuk doğurun. Erkek olmanız önemli değil artık onlar da doğuruyor. Başka bir canlıyı en az 7 ay karnınızda taşıyın, o çocuğu o veya bu şekilde doğurun, gerisi önemli değil. Çocuğu ister kızgın ataşe atın, ister canınızı dişe takarak büyütün. Hiç önemli değil. O çocuğu doğurduysanız, kafadan melek oldunuz.

Tüm anneler melektir.

Benim annem de melekti tabii ki.

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Hmm.. Rahatlama yazısı

Hala blogu düzenleme evresindeyim. Bir şey tam olmadığı zaman hiç bir şey yapmak istemiyorum. Hani hasta olunca bazen insanların konuşmasını nasılsın, neyin var tarzı sorular sormasını istemez ya insan. Canı azaldı derler. Aynen öyle. Canım az. Bitme noktasında. En ufak bir hatayı kaldırmıyor. Çünkü çok fazla hata var. Birini düzelteyim derken diğeri bozuluyor. İçim sıkılıyor.

Hadi dedik, bir blog başlayalım. İyi oldu gibi. Aklımı kurcalayacak bir şeyler var en azından.

Günlük yazmayı oldum olası sevmem aslında. Çünkü o günlüğe bir yazıyorsam 2 okurum. Eh hayatım o kadar güzel değil ki okuduklarımla mutlu olayım. Mutlu olduğum bir anıyı bile yazsam aslında, üzerinden zaman geçtiği için beni o an ki kadar mutlu etmiyor. Yani nasıl desem, (geçenlerde ilk kez gerçekten adam akıllı tuttuğum günlüğü çöpe attım) okuduğum şeyler beni kızdırıyor. Üzüyor tabii ama daha çok kızdırıyor. Aa, o zamanlar bunu mu düşünmüşüm filan değil. Günlüğe bile yazmaktan çekindiğim duygularımı hayallerimi hatırlıyorum. Ve nasıl yüz üstü kaldıklarını en çok buna kızıyorum. O satırlar değil okuduklarım. Elbette onları da okuyorum. Ama ondan fazlasını okuyorum. Düşüncelerimin, hayallerimin gerçekleşmemiş olmasına sinirleniyorum. O an ki mutluluğumun kısa süre sonra yok olmuş olmasını hatırlıyorum buna sinirleniyorum. En çok yaptığım hata, bunları hatırlamak için okuyorum. İlkokulda günlük tutuyordum. Yazılı değil, bilgisayarda. Teyzem yurt dışındaydı ona yazıyordum. Ama yine yazdığım şey gerçek bir günlük değildi. Günü gününe ne yaptığımı yazıyordum. Ne yaşadığımı değil. Çok nadir neye sevindiğimi yazıyordum, sevincimi bile tam anlamıyla ifade etmiyordum (bunların sebebini kurcalamak gerek). Ne üzüntümü ne kaygımı ne de diğer hayatımı "diş fırçalamaktan, ödev yapmaktan" daha çok etkileyen hiç bir olayı anlatmıyordum. Sebeplerini hatırlamıyorum. Anlatmak zor geldi belki de. Bir anlatmaya başlarsam, diğer olayların kurcalanacağından açığa çıkacağından korktum. Çıksaydı belki daha iyi olurdu. Hala anlatamamak en büyük derdim. Bilinsin istiyorum. Ama anlatmayı istemiyorum. Tepki verilsin istemiyorum ama tepkisiz kalınsın istemiyorum. Korkuyorum. Korkmamam gerek koca insan oldum. Ama hala yaşamıma yön veren kişi ben değilim. Hala ailemin evindeyim. Onlardan kopmadım. Kopmaktan da korkuyorum. Ama bu gerekiyor. Anlatamıyorum. Onlara asla anlatamam (yıkım olur). Onlara nedenleri açıklamadan düzgün bir şekilde ayrılamam. Bekliyorum. Sabırla değil. Eli mahkum bekliyorum. Başka çıkar yolum olmadığından zamanın geçmesini bekliyorum. Zaman hiç bir zaman iyi gelmedi. Ama elimde değil. Tek yapabileceğim beklemek.

Bilgisayarda yazardım günlüğümü, teyzeme göndermediğim başka bir günlük vardı. O biraz daha "kalktım yüzümü yıkadım"dan farklıydı. Onu gerçekten yazıyordum. Arkadaşlarımla anlaşmazlıklarımı. Öğretmenlerle. Duyduğum ama kimseye anlatamadığım olayları. Bana haksızlık yapıldığını düşündüklerimi. Ama sadece "okul" ilişkileriydi yazdıklarım. Yine ev değildi. En büyük sorunum evdeydi. Kendi kendime bile dillendirmeye korkardım. Bilgisayarda yazmamın bir sebebi vardı; parola koymak. Normal defter günlüğüm vardı. Üstelik kilitli. Ama anahtarı vardı. Anahtarı ben ne kadar saklarsam saklayayım bir şekilde ele geçecekti. Korumalı belgeleri açmak için ille de parola gerekir. Korumanın seviyeleri vardır. Klasörü tümden gizleyebilirsin. Dosyayı gizleyebilirsin. Okunabilir ama değiştirilemez yapabilirsin (salt okunur değil). İstediğin zorlukta parola koyabilirsin. Ve en önemlisi, biri defterdeki günlüğü anahtarı bulup okusa, kilitleyip yine yerli yerine bıraksa ruhun duymaz. Bilgisayardaki her dosya için son erişilme tarihi vardır, değiştirilmesi ilkokul çocukları için kolay olmayan. Biri bir şekilde tüm bu önlemleri aşıp okursa son erişim saatinden fark edersin... İşte bu kadar gizliydi benim yazdıklarım. O kadar gizliydi ki buna rağmen okunmasından korkup silmiştim dosyayı....

Bir Word belgesi bir de not defteri günlüğüm vardı. Not defteri günlüğüm işte bu bahsettiğim, okulda olanı biteni yazdığım. Word belgesi olan ise teyzeme yazdığım dandirikten şey. Ama bir şekilde abim o Word belgesini okumuştu. Hatırlamıyorum o kısımları. Sonra zaten gıcık e-kolay, copy paste yapılmış yazıların mail atarken karakterlerini düzgün göstermiyordu. Yazdıklarım okunaksız hale geliyordu. Hotmail'in popülerliğine inat almamıştım (hala var bu anti-popülarizm kokulu hareketlerim). Çok sürmedi vazgeçtim. İnternetim kısıtlıydı. 146dan mı ne bağlanıyorduk :) Haftada bir saat (şimdi düşününce oha diyorum). İnternet açıkken bir haftanın özetini çıkarıp yazmak zor oluyordu. Zaten sürekli olarak teyzemin çok iyi niyetle süper şefkatli Güzin abla tavırları sinirime dokunuyordu (hala dokunuyor). Gerçekten iyi niyetle yazıyordu ama sinir oluyordum işte. Yazmayı bıraktım teyzeme. Not defteri belgemi ise bir gün eve gelen arkadaşıma okutturmuştum çok bunalıp. Salak mıydım neydim. Yoksa iyi mi yaptım? Üzerinden çok yıllar geçti. Daha ortaokulda bile değildik. Ama hala yaptığım hareketi saçma buluyorum. Günlüktü o be? Kimse okumasın diye türlü taklalar attığım koruyor, (psikolojide böyle bir durum var, birini korumaya çalışıyorsun mesela, ama böyle takıntılı aşırı korumacı. bir gün kafayı sıyırıp kendin o koruduğun kişiye zarar veriyorsun. hatta bazen öldürüyorsun. en son csi:ny'da bunu işleyen bir bölüm vardı. çocuk babasını öldürdü. cold case'de de vardı, anne prematüre bebeğini her şeyden neredeyse onu cam fanusta büyütecek, bir gece kalkıp onu karların arasında bırakıyor, öldürüyor. sonra unutuyor tabii bunu yaptığını. ahh bak bir de "bebek" adında bir film var, tamamen bunu anlatan. filmin sonunda kadın bebeğini canlı canlı gömüyor sonra unutuyor. nerde kaldık? günlük...) o günlüğü arkadaşa bıraktım. Açtım bilgisayarı dosyayı. Onu PC’de bırakıp ben içeri geçtim çizgi film izledim. Sonra o dosyayı da uçurdum. (ben bir keresinde sinema için (!!!) senaryo yazıyordum. onu da anlatırım bir gün)
Hmm sonra ki günlüklerim; Bu bilgisayarda günlük yazarken ki var olan anahtarı günlüğüm... Baya yazdım ben ona. Saçma salak şeylerdi aslen. Yine okul arkadaş merkezli. Ama bunda hayallerimden de bahsetmiştim. Önceki günlüklerimi çok hatırlamıyorum, uçurmak işe yaramış. Ama bu günlükte neler yazdığımı çok çok iyi hatırlıyorum. Hatta hala şuan bile, başladığım ilk kelimeden itibaren yazabilirim. İşte buna sinir oluyorum. O kadar okudum ki, sonunda yırtıp atmak bile bir işe yaramadı. Hala aklımdalar. Unutayım istiyorum. Tamam belki çocukluğumu düzeltmez, onu iyi mutlu vs şeklinde hatırlamam ama sorun bu zaten "hatırlamamak istiyorum". Hiç birini. Sanki 2 yaşından 20 yaşına sıçramışım gibi olsun. Hmm... 20 sorunlu ya. 2 yaşından sonraki hiç bir şeyi hatırlamayayım. Hiç bir şeyi. Çünkü hayatıma dair ilk anılar 2 yaşımda başlıyor. Maalesef ki hafıza fil gibi. Ama hatırladıklarım güzel şeyler değiller. (aylar önce sanırım düşünmüştüm, hayatımda en mutlu olduğum an neydi? bulamadım. ağlayarak uyudum)

O günlüğü gerçekten uzun süre tutmuştum. Günlük yazmaktan nefret ede ede tutmuştum onu. Çünkü bi yerden anlatmam gerekiyordu. En basit en küçük en önemsiz dertlerimi yazmıştım. En ciddiyetten yoksun tasalarımı. En gerçekten uzak hayallerimi. Çünkü birini yazmam gerekiyordu. Yazmak rahatlatır dedikleri için yazıyordum. Sonra yazdıklarımı okuyup yine ağlıyordum. Çünkü o görünenler değildi benim yazdıklarım. Harfleri görmüyordum okurken. O zamana gidiyordum. O an ki zamanı her değişkeniyle tekrar yaşıyordum. Havanın halinden tut, o zaman ki aldığım notlara, harçlığıma, kumbaramda birikmiş parama kadar her şeyi hatırlıyordum. O ana gidiyordum resmen. Ve ben zaten o an bulunduğum zamandan mekandan kendimi tecrit edebilmek için yazıyordum gerçekte... Tekrar tekrar onu okumak beni fena halde yaralıyordu. Çünkü yazmamak, unutmak için yazmadıklarımı yazmış gibi hiç aklımdan çıkmamış gibi hatırlıyordum. Bile bile kabuk tutmuş yarayı sökmek gibi. Ne zevk veriyordu? Zevk mi veriyordu? Kendi kendine yazıp kendi kendine ağlamak? Herkesten gizli? Bak siz bilmiyorsunuz ben nelerden geçtim demek filan mıydı amacım? Bilmiyorum. Aslında aksine dikkat çekmemeye çalışıyordum. Herkes ister göz önünde olmak. Ben de istiyordum. Ama kendimi korumak için bir kenara siniyordum. Kimsenin beni anlamayacağını, beni daha fazla yaralayacaklarını düşünüyordum. Tuhaf "öngörülemez" davranışlarım yüzünden gayet dikkat çekiyordum. Bunun farkına lisede vardım. Abarttığımı veya yalan söylediğimi düşüneceklerdi. En çok yaralayanı da "bileceklerdi". Bilgiyi sevdiğim kadar korkuyorum. Bilgi güçtür benim için. Ama en cahil insanın elinde bile öldürücü bir araç. Hatta bilhassa cahil bir insanın elinde. Kendimi "cahil" insanlardan görmüyorum. Bilen kişi nasıl davranacağını bilir. Etrafımda bilgili insanlar yoktu. İçten içe kendimden bile gizli bundan korkuyordum. Yanlış davranacaklarından. Hayatımda onarılamaz izler bırakacaklarından. Farklı bir şey mi oldu? Yine zaman zaman onarılamayacağını düşündüğüm yaralarım var. Ama neyse ki bunu bilen kişi benim. Başkası değil. Aslında bilen bir kaç kişi var. Yine patladığım bir gün internetten dile getirmiştim. Fakat o kişinin ben olduğumu bilmiyorlar. Bu içimi ferahlatıyor. Bulunmak ödümü koparıyor.

Bütün bu gizlilikten sıkılıyorum bazen. Ama dediğim gibi. Belirsiz bir yere kadar sürdürmek zorundayım.

Benim bir günlüğüm daha varmış. Dershanede belki de gerçekten içimde çözemediğim sorunların olduğunu fark eden tek kişi olan rehber öğretmen, bana derdimi anlattıramayınca günlük tutturmuştu. Bir sayfa yazmışım. Tek bir sayfa. Ve sonra unutmuşum :) Tam bir yıl sonra, o sayfayı yazmamın üzerinden tam bir yıl geçtikten sonra onu buldum, tesadüfen. Nasıl aklımdan öylesine çıkabilmiş hayret ettim! İlk kez hafızam bir yerlere yazıp bıraktığım günlüğü unutmuş! (bundan bir ay kadar önce bunun ilk unutulan yazı olmadığını öğrendim. bir yerlerden bir sayfa üzerine yazılmış, ciddi kararlılığı anlatan bir iki paragraflık yazı çıktı. o daha ilginç bir konu, daha sonra anlatıcam) Tam bir yıl sonra, aynı gün başlıklı 3 buçuk sayfa yazdım :) Çok dolmuşum. Ama bu sefer bir kural koydum kendime. Asla eski sayfaları okumayacaktım. Hatta okuyamamayım diye (ben biraz bastırarak yazarım), yeni bir güne başlamak için 1 bazen 2 sayfa boşluk bıraktım. Ama ona da devam etmedim. Sadece taşıyamayacağım kadar ağır geldiğinde yazdım (insanlar en ufak tasalarını bile nasıl oluyor da büyütüp büyütüp başkalarına anlatabiliyor hayret ediyorum). Hal böyle olunca 2 ay devam edip toplamda (kaç?) 5 gün yazmış oldum. bak yine hatırlıyorum! halbuki bir kere iki kere anca okumuşumdur. ki o da parça parça)

Sonra dertmatik'i açtım. Bir gün aklıma gelen her şeyi hiç geri dönüp okumadan, hiç düzeltme yapmadan, imla yazılım takmadan ne aklıma geldiyse yazdım. Toplamda 2.5 saat aldı ama yazmam yine de. Ki hiç plansız yazmıştım. Ama maşallah, daha sonra okuduğumda baktım, giriş, gelişme, sonuç... Kompozisyon gibi çıkmış. Kendi kendimle dalga geçiyorum. Önemsemeyince küçük gözüküyor sanki... Aklımda zaten yeterince yer kaplıyor. Bir de ben büyütüp kocaman yapmayayım. Ram yetersiz kalır sonra... (bak espri yaptı)

Sonra oradan biriyle yazışmaya başladım. Biraz rahatlattı doğrusu. Ama yine gizlilik tirplerine girdim başta. Pek yazmak istemedim. Sonra kimin nesi olduğunu araştırdım :) Sanki bir şey değiştirecek. Belki de gerçekliğini araştırdım bilmiyorum. İnternet var zaten. İnternetle kardeş gibiyiz zaten. Bulmak istediğim her şeyi buldum (kendisinden de özür diliyorum. ama içim rahat etmiyordu. üstelik google dışında arama motoru kullanmadım, alengirli yollar denemedim). Karşımda kim olduğunu biraz bildiğim biri olunca daha rahat yazmaya başladım. "Kim" tam karşılamaz aslında. Gerçeklik diyelim. Yani etten kemikten bir görünüm aradım. Hani karşına birden yüzü gözü gözükmeyen biri çıksa korkar ya insan. Siluet var, surat yok. İnsan güven arıyor. O güveni yüzde arıyor. İnternet sanal. Sanallıktan şüphe ediyor insan. Karşındaki her şey olabilir. Hoş olsa ne olur? Ama içime su serpti işte...

Çok uzun yazmışım be. Ben olsam okumam bunları. Hı bir de ben öyle uzun yazılar okuyamıyorum. İlk paragraftan sonra ilgim dağılıyor. Bunu da anlatırım bir gün.
Sevdim buraya yazmayı.

3 Mayıs 2009 Pazar

Sürekli olarak yanlış anlamaktan, anlatmaktan, anlaşılmaktan bıktım. Ama çok bıktım. Geçmiyor bi türlü. Elimde değil. Yoktan yere alınıyorum. Alındığımı üzüldüğümü farketmiyorlar. Bazen sırf bu yüzden dalgaya alınıyorum. Acıtıyor. Sırf beni saf salak bildikleri için kendi eğlenceleri için benimle dalga geçiyorlar. Gerçek sanıyorum. Buna gülüyorlar. Sıkıldım. Salak olmaktan sıkıldım. Oyuncak haline getirilmekten sıkıldım.

Sırf beni incitmek için bana bişeyler anlatan söyleyen insanlar var. Beni kırdıklarında mutlu oluyorlar. Anlamıyorum. Bıktım ama. Hayatımdaki yanlışlıklardan bıktım. Bişey de yolunda gitsin. Zeki değilim ben. Matematik sorusunu aa bu çok kolay deyip çözmek zeka kanıtı değil. Yaşanmışlığım yok. Hayatı bilmiyorum ben. Yaşıtlarımla özellikle benden en az bir iki yaş büyüklerle anlaşamıyorum. Hemen farkediyorlar. Hayatı tanımadığımı hayatta bildiğim şeylerin olmadığını farkediyorlar. Bulanıyorum sıkılıyorum. Bendekinin boş bilgi olduğunun farkındalar. En çok burdan vuruyorlar. Bir insanın başka bir insanla oynamasını anlamıyorum. Cansız bişey değil bu. Senin emrine amade değil. Duyguları var sırçadan.

Anlatamıyorum.

Pazar kahvaltısı

Eğer kahvaltıya başkaları davetliyse benim için hiç hoş geçmiyor. Hele uzak akrabalarda davetliyse. Üstelik 5+ kişi davetliyse. Bugün 16+ kişi davetliydi...

Uzun zaman sonra babamın eli para görmeye başladı. Kuru kıtlıktan çıktık. Ne zaman kuru kıtlıktan çıksak eline geçen ilk parayı sonuna dek harcar, genelde yemek üzerine. Davet vermeyi de sever
(ayranı yok içmeye atla gider davete). Sonra, aylardır görüşemediğimiz yeğenini sabah kahvaltısına çağırmaya karar verdi. Sonra gece yengesini de çağırmaya karar verdi. Sonra diğer yeğenini, sonra diğer yeğenini... Böyle böyle sabah kahvaltısında 20+ kişi olduk.

Sevmiyorum kalabalığı. Misafiri, misafirliğe gitmeyi, birinin bana hizmet etmesini, birine hizmet etmeyi. Çok sıkıldım bunaldım. Somurttum ama elimde değildi. Bunaldım işte. Onlarda somurttuğumu farkettiler. Hiç umrumda değil. Hatta bazıları o kadar kişinin davetli olduğunu bilmiyormuş, onunların da suratı düştü. Oh olsun babama.

2 Mayıs 2009 Cumartesi

Bir ucundan tutmak gerek

Eh, binlerce hayalim vardı, hemen hemen hiç biri gerçek olmadı. Hatta sanırım hiçbiri. Hala hayal kurmaya devam ediyorum. Beni mutlu ediyor. Bişey olduğunda kendime başka türlüymüş gibi hayal kurarım. Hatta bazen kendimi yaralayacak hayaller düşlerim. Beni mutlu etmeyen üzen. hastalıklı kafam sanırım. Özellikle mutsuzsam ki bu normal yaşantım benim. Mutlu bir hayal kurduğumda bile kendi kendimi baltalıyorum, Alakasiz diyorum hayat bu kadar mükemmel gitmez, biyerleri bozman gerek. Kendi düşümde kendi düşümü yerle bir ediyorum. İnsana doğuştan geliyor herhalde kendini üzme yaralama isteği. Herşey güzel gitse tabii ki sevinirim. Ama gitmez biliyorum. Küçük bir kızın barbiesiyle oynarken birden "canı çekip" bebeğin kafasını koparması gibi. Dedim ya hayat beni oyuncak belledi.