Dün "7 Years in Tibet" filmini izledim. Nasıl bir film olduğunu bilmiyordum. Yapcak bi işim yoktu. Film başladı izleyeyim bari dedim. Brad Pitt'i görünce hemen kapatasım geldi. Baktım farklı bir aksanla konuşuyor. Tv'yi kapatsam, canım kitap okumak istemedi filmi izledim.
Güzel filmdi, hatta çok güzel bi film. Başrolde Brat Pitt olmasına rağmen :) Brad Pitt'i sevmem hiç. Tibet'le ilgili, 2. Dünya Savaşı'yla ilgili hiç bilmediğim bişeyler öğrendim. Filmi izlerken, zaman zaman sıkılsam da, dedim kesin bloga yazmam gerek! :) Blog bağımlılık yaptı azıcık.
Burdan sonrası film ve daha binlerce şeyle ilgilidir. Filmi izlemeyenlerin okuması önerilmez. Ayrıca tahminen çok uzun olacaktır :)
Brat adamımız, Avusturyalı, Nazi döneminde yaşıyor. Olimpiyatta altın madalya kazanmış bir dağcı. Film onun tam Himalayalar'a giden trene binmesiyle başlıyor. Burası sıkıldığım ilk yerdi, çünkü insanlar neden dağa tırmanır bundan ne zevk alır anlamam. Dikey Limit'i bile izleyememiştim. Sıkılıp bırakmıştım. Tren garında Brad adamımız, Heinrich Harrer, diğer Almanlara ve Nazi bayrağına beklenildiği kadar itibar etmeyince bu filmde bi iş var dedim. Peter adında bir tur rehberi takıldı bunun takımına, ilk andan itibaren kıl kaptı. Bu sırada karısı İngrid Harrer hamileydi, şöyle bir 7 aylık herhalde. Garda hani bu Heinrich ünlü biri ya, fotoğraf çekildiler, aileleri çok süper mutlu değilmiş bunu hissettirdiler hatta söyledi sonra Brad. Neyse İmmerdolf mu ne var, aile arkadaşı, fotoğrafa girmedi. Dedim kesin bu kadın bu adamla aşna fişne olcak adam Himalayalarda halt ederken. Ki öyle oldu.
Heinrich kişisi 4 aylığına gidiyor taa Alamanyalardan kalkıp Himalayalara. 4 ay için. Bu hesapta çocuk 2 aylık filan olacak en çok. 4 ay için gidiyor adam. Hatta 4 aylığına gittiğinden, karısının gönlünü yapmadan gidiyor. 4 ay sonra gelince herşey düzelir zaten. Adam 13 yıl kalıyor Asyada. Leonorda'nun can simidiyle hayatta kalmaya çalışmasına benziyor bu biraz. Kim düşünür savaş çıkacağını? Kim düşünür 4 aylık stokla gitmişen 13 yıl oralarda sürüneceğini. Heinrich 4 ay sonra kafasını dağlara boşaltıp geleceğini düşünürken nerden bilsin çiğ at eti yemek zorunda kalacağını? Üstelik at tam anlamıyla ölmüş bile değildi...
İnsanlar plan yapar. Her zaman. En ince detayı, her olasılığı bile hesaplarlar bazen. Bazen kaba taslak bırakırlar düşüncelerini, ama o kadar tuhaf bir yerden vurur ki hayat, neye uğradıklarını şaşırırlar. Şans sadece, kısmet değil. Kısmet dersek, bazıları üvey evlat konumuna düşer. Neyse bu başka zamanın konusu olsun. Filmi izlerken bu bencil, burnu havada "piç" Heinrich'e çok acıdım. Hiç hiç aklına gelmezdi ki savaş çıksın, karısı ondan boşansın filan. Adam çiğ çiğ at eti yedi ya! Üstelik gerçek hayatmış!? Ama salak adamın gözü hala tepedeydi. Hala Himalayaların tepesine dünyanın çatısına ulaşmayı düşünüyordu. Heyt be...
İnsan ne kadar plan yaparsa yapsın bir yerlerden hiç ummadığı darbeyi yiyor. Elbette bugün bulutların üstünde uçarken yarın yere çakılacağını düşünür aklına getirir insan. Ama bunun nasıl olacağı, ne zaman olacağı meçhul. Ahh yine aynı konu. Belirsizlikten nefret ediyorum.
Filme devam;
Himalayaların Almanlar için önemi varmış. Hiç ulaşamamışlar. Giden dağcılar hep ölmüş, dağcılığın bu kısmını da anlamıyorum. Ölme ihtimalin bu kadar yüksekken neden sen hala dağa çıkarsın be adam? Ama bir yandan da düşününce, yarını görüp görmeme ihtimalin %50 zaten. Belki de ölücez zaten, bari adrenalin dolu ölelim diyorlardır. Neyse, garda biri gazetecilerden biri Heinrich'e "Himalayalara giden ilk Alman olacaksınız" dedi. Heinrich düzeltti hemen; "Ben Avustralyalıyım!". Önemli değil bu şimdilik. Almanlar Himalayaların tepesine "bizim yer" mi ne diyormuş. Akla bak sen! Almanya nerde, Himalayalar nerde! Sen git, Himalayaların tepesine, dünyanın çatısına "benim ora!" de! Bu ne kibir yeğenim? Hele bir soluklan... Aslında her millette var sanırım bu. Türklerde, "gökkubbe çadırımız, güneş direğimiz" lafı var. Tabii göçebe günlerden kalma. Dünyadaki her yer bizimdir anlayışını anlatıyor. Göçebe oldukları için belki anlayış gösterilebilir. Heryere gidebiliyorlar nasılsa diyerek. Belkide ben Türk olduğum için müsaama gösteriyorum, o da olabilir. Tarık Buğra'nın Osmancık'ında bir bölüm vardı. Osmancık bir dervişle karşılayıyor. O dönem kayı boyunu yöneten o muydu tam hatırlamıyorum. Kartal Kaya denilen bi yer var, derviş genelde orda yaşıyor. Bedevi zaten, her yere gidiyor. O Kartal Kaya tüm vadiyi görebiliyormuş, o yüzden oradaymış genelde. Neyse Osmancık buna soruyor, "Dile benden nereyi dilersen? Senin olsun orası!". Derviş hiç arkasına bakmadan, eliyle arkasını gösterip şurda biyer olur diyor. Osmancık orayı ona veriyor. Osmancık henüz Osman olmamış o dönemler. Farketmiyor ne kadar saçma bir soru sorduğunu. Adam göçebe. İstediği heryer onun yurdu zaten. O nerdeyse, yurdu da orda. Hafızaya bak be... Neyse, bu da "heryer benim" anlayışına örnekti. Diğer örnekler için (bkz: sömürgecilik)
Filmi izlerken sürekli olarak gerçek olup olmadığını merak ettim. Olaylar gerçektir belki ama kişiler? Filmin sonundaki yazı aklımı başıma getirdi.
Yolda bir tören gösterdiler, 4-5 yaşlarında bir çocuğa kral çocuğuymuş gibi hediyeler getiriyorlar. Bir müzik kutusu hediye geliyor. Seviniyor çocuk, anne babasına bakıp bişey diyor, anne babası kaşlarını çatıyor, susmasını istiyor. Bu çocukmuş Dalay Lama, sonradan öğreniyoruz.
Neyse, Heinrich Himalayalara vardı. Bi ara düştü filan, ağzım burnuma geldi. Hadi film bu, bunu biliyorum ama bunu yaşayan dağcılar var, benim kaldırabileceğim şey değil. Sakin kalmayı başaramam. Dağcılığı ve dağcıları anlamıyorum... Bir ara ona bağlı olan arkadaşı şu Peter kişisi düştü, o daha beterdi galiba :S Aha nasıl geri tırmanıcaksın, boşlukta kaldın derken, bi baktım ipe tırmanıyor... Zeki çocuk. Zaten film boyunca zeki kaldı :)
Çığ filan düştü bunların kamp yerine, herşeyi sildi süpürdü. Film nerde nasıl çekilmiş merak ettim. Filmin bir yerinde donmuş süper bir şelale vardı. Üstelik büyük. Brad yanına gitti şelalenin el kadar kaldı :) Çığ düşünce yukarı çıkmak yerine aşağı indiler. "Deli-kanlı" Heinrich Ben yukarı çıkcam dedi. Peter kabul etmedi. Bir kez daha sürtüştüler. Adam manyak mı ne? çığ geçmiş hala dağın tepesinde gözü.
Kampdayken karısını özlemek aklına geldi şapşal kendini beğenmiş Heinrich'in. Heinrich çok burnu havada o gardan beri. Fotoğrafa yalancıktan gülümsüyo filan. İtici bir karakter. Herşeyi ben bilirim pozlarında. Peter ağzına s.ç.yor tabii her seferin de :P Peter ondan aşağı değil aslında o da ukala. Ama en azından zeki ukala :) Tartışma olsa Heinrich tekme tokat dalar, Peter sözleriyle yener. Öyle işte.
Bunlar biraz aşağılara inerler. İngiliz Hindistanı'ndalardır. Dalay Lama'ya inanan birileri çıkar karşılarına. Fotoğrafı öpmelerini ister filan. Öperler. "Bu dalay lama, fotoğrafını yanınızda taşırsanız korur sizi" der bi kadın galiba. Dalay Lama kimdir nedir pek bişey bilmiyordum açıkçası, sadece Budistliğin mihenk taşı kişilerinden biri. Bu kadar bilgim :) Sene 1940 filandı filmde. Gösterdikleri resim 5 yaşında bir çocuk! Benim bildiğim Dalay, yüzü gözü buruşmuş biri. Tuhafıma gitti çok. 5 yaşında bir çocuk onların dini lideri filan. Tuhaf.
Çığ düştükten az zaman sonra bunları tutukluyorlar. İngilizler tutukluyorlar. Bunlar dağcı ya hani, dünyadan haberleri yok. Meğersem 2. Dünya Savaşı patlamış! İngiliz Hindistan'ında bulunduklarından ve Almanlarla İngilizler farklı saflarda olduklarından, bir karar çıkmışmış, İngiliz toprakları üzerindeki tüm düşmanlar esirdir.
Arkadaşım sayın İngiliz; lan taa Hindistan'a gitmişsin, ordaki halkın ebesini öpmüşsün, kast sistemi gibi iğrenç bir zihniyet kurmuşsun. Ne iğrenç adamsın sen? Toprağında yaşayan bir avuç dağcı Almandan sana ne zarar gelcek korkak herif? Ki üstelik kimin bağından kimi kovuyorsun? Sen hiç iznin olmayarak kralı olan bayrağı olan bir ülkeye girmişsin, para için kaynak için. Sonra bu ilhak ettiğin topraklarda, sen dışındaki herkesi yabancı ilan ediyorsun? Aklına s.ç.yım emi?! Ha yabancı diyor diyorsun, ne diye ülkende kilometrelerce uzaktaki bu yabancıları esir alıyorsun? Kim dedi alabilirsin? Kim sana dedi ülkendeki savaşı taşı dünyanın öbür ucuna? Ne kıskanç bişeysin sen? Ondan gördüm hemen benim olsun? Ne doyumsuzsun? Sıkıntıdan abartıyorum, ama bil ki durum bu... Yahu, turist onlar turist, para hazinesi onlar, hapse atmaya gelmez. Sonra mazallah kaçarlar ülkenden bi daha gelmezler? Kös kös oturursun sen de. Sevmiyorum savaşları.
Neyse, bunlar esir düştüler maalesef. Üzüldüm çok. Sen git saçma sapan dağcılık hevesinle, sonra esir alın filan. Hoş eğer kendi ülkesinde olsaydı, çoktan savaşa gitmiş, fiilen çarpışıyor olurdun. Belkide yaşamazdın? Dalay lamayı hiç tanımazdın. Tibet'e ulaşınca sana asidi kaçmış kola tadında gelirdi. Kültürü tanımazdın vs. Bunu uzatabilirim ama bir önemi yok. Çünkü sen zaten bunu yaşamamışsın. Yaşamadığın binlerde hayat var ona bakılırsa. Binlerse olasılık var yaşamınla ilgili. Keşkeler saçma geliyor bana. Keşkelerle ilgili kocaman fikirlerim var :) Başka zamana.
Anlatcak çok şeyim var. Bunları oturup adam gibi kimseye anlatamazdım herhalde. Dinlemediler. Çevremde birlikte fikir yürütebileceğim sanırım tek bir kişi var. O da benden uzakta şuan. Uzun zamandır görüşmedik. Kafalarımız tam uyuşuyor. Onu da anlatayım ben bi gün.
Buraya yazması güzel. Çünkü kimlerin düşüncelerinle ilgili olduğunu kimlerin olmadığını bilmiyorsun. İzleyici filan boş iş biraz :) İzleyici olması okuyor oldu anlamına gelmez. Okuyor olması hak veriyor olduğu anlamına gelmez. İzleyicinin olmaması okuyanının olmadığı anlamına gelmez. Güzel bişey bu. Hoş. Sevdim :) Yüz yüze konuşurken tüm bunlar insanın aklından geçiyor. Anladı mı? Sıktım mı? Ne düşünüyor? Niye surat astı? Komik bişey mi diyorum sanki yüzü gülüyor? Ve daha nicesi... (Noktala işaretinden sonra "ve" kelimesini kullalınabilir kıldığı için Nurullah Ataç'a sonsuz Teşekkür! :P) Klişe bile yazdım.
Nerde kalmıştık?
Bu Heinrich adamı çok kaçmayı denedi. Baktı ki zokayı yuttu, karısını ciddi ciddi özlemek aklına geldi. Hatta çocuğunu, Himalayalara gitmesi aslında kaçmaymış?! Çocuğu olsun olmamış, kürtaj neyin yok, çocuk doğcak ciddi ciddi, aklımı alır giderim demiş gitmiş. Oh olsun. Sanki döndüğünde çocuk ölmüş olcak? Bir gitti pir gitti, 13 yıl göremedin oğunu işte. Salak seni. Karısına mektup yazar. Peter'in birilerine mektup gönderdiğini öğrenir, ona verir mektubu.
Burda durmak gerek. Oğlu sanırım 1 yaşına gelmiştir bu yıl. Himalaya nerde Almanya, Avusturya nerde. Mektup oraya giderken kaybolur. Kaç ayda gider? Bir iki mektup için postacı oralara gider mi? Dünya çok büyük geliyor bana bazen. Yine Osmancık'ta bir bölümvardı, ya o derviş ya da Edebali, Osmancık'a sorar "Ne düşünüyorsun?", Osmancık hiç demek istemez, "Dünya ne kadar büyük der". Sonra güzel bir laf işitir, "Dünyanın büyük olduğunu düşünmek için, insanın kendisinin küçük olması gerekir. Eğer sen küçüksen, dünya sana çok büyük gelir.". Bu veya buna benzer bişeyler. Güzeldi. Okuduğum kitapları unutmuyorum. Bak bunu seviyorum. Ama bazen insanlar nasıl hatırlıyorsun diyor ya, cevap veremiyorum. Çünkü bilmiyorum. Sinirimi bozuyor o zaman.
Bir ilçeden diğer bir ilçeye gitmek bile zor geliyor bana. Türlü sebeplerden. Yürünecek yol değil, minibüs, otobüs, taksi, tren her bi meret var. Bu bile zor geliyor. Hay-yat-ta gidemem herhalde öyle plan yapıp, aklımı yanıma alıp gezmeyi. Gezmeyi severim diyorum. Gerçekten de severim. Ama bir yerden öbür yere gitmek, sanki ilk bulunduğum yerde herşeyimi bırakıp, sanki ilk bulunduğum yeri bilmiyorum aldatıp? yer değiştiriyormuşum gibi geliyor. İlk bulunduğum yeri brakmak zor geliyor, ihanet ediyormuşum gibi. İstiyor değilim orda sonsuza dek kalmayı, hatta tüm bağlarımı kopartayım bi daha adımımı atmayayım. Ama sanki böyle olunca, hayat dediğimiz meret beni bir şekilde oraya getirecek yaralarımı deşecekmiş gibi geliyor. "Sen misin bağlarımı koparıp gidcem bir daha arkama bakmıcam diyen?". S.ke s.ke yolumu düşürür kesin. çünkü şu hayatın şakaları, düşünceleri de ircaatlerı gibi hastalıklı. Kukla zannediyor. Hayat dediğim canlı bişey değil. Belki o da kukladır? Bilmiyorum. Korkuyorum onca kilometre uzağa gitmeye. Gitsem sanki gidemeyecekmişim, yolda bişey olacakmış veya bir daha hiç dönemeyecekmişim gibi. Mesela, Heinrich gitti taa oralara, hapisten kaçtı (anlatcam oraları), ben ilk iş (ne olursa olsun) ülkesine dönmeye çalışır sandım. Yapmadı, orda kaldı. Ben ilk iş ülkeme yuvama dönmeye çalışırdım. Ha evim yuvam yaşadığım ömrümü tükettiğim yeri çok mu seviyorum? Hayır. Ama güven duygusunu hissetmek isterdim. Tabii o koka koca adam. Dağda çığ düştüğünde sakin kalmayı bilen biri. Hayatta kalmak için çiğ at eti yiyebilin biri :) Evet takıldım buna. Hayatta kalamazdım her halde ben...
Ne bilim, onca yol gitmek filan. Evet dünya bana çok büyük geliyor. Küçük insanım ben. Kaybolurum koca dünyada.
Mektup diyorduk, adam gönderdi. Kaybolur dedim. Ama adam çaresiz tabii, güvercinin ayağına mı bağlıcak? Gönderdi ve hakkaten gitti, geriye cevap bile geldi. Adamın içinin yağları eridi resmen... Kadın bundan boşanmak istiyormuş, çocuğunun babası Immerholf olacakmış, şu aile dostu, 4 yaşına gelince gerçek baban öldü dicekmiş, boşanma kağıtlarını göndermiş, imzalasın diye. Valla ne yalan söyliim, göndermezdim boşanma kağıtlarını, kaybolur filan :) Adam ziyadesiyle hak etti. Çocuğu olcak diye kaçmış resmen terk etmiş karısını, niye evliliğini sürdürsün ki kadın?
Devamı yarın :)
16 Mayıs 2009 Cumartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder