Hala blogu düzenleme evresindeyim. Bir şey tam olmadığı zaman hiç bir şey yapmak istemiyorum. Hani hasta olunca bazen insanların konuşmasını nasılsın, neyin var tarzı sorular sormasını istemez ya insan. Canı azaldı derler. Aynen öyle. Canım az. Bitme noktasında. En ufak bir hatayı kaldırmıyor. Çünkü çok fazla hata var. Birini düzelteyim derken diğeri bozuluyor. İçim sıkılıyor.
Hadi dedik, bir blog başlayalım. İyi oldu gibi. Aklımı kurcalayacak bir şeyler var en azından.
Günlük yazmayı oldum olası sevmem aslında. Çünkü o günlüğe bir yazıyorsam 2 okurum. Eh hayatım o kadar güzel değil ki okuduklarımla mutlu olayım. Mutlu olduğum bir anıyı bile yazsam aslında, üzerinden zaman geçtiği için beni o an ki kadar mutlu etmiyor. Yani nasıl desem, (geçenlerde ilk kez gerçekten adam akıllı tuttuğum günlüğü çöpe attım) okuduğum şeyler beni kızdırıyor. Üzüyor tabii ama daha çok kızdırıyor. Aa, o zamanlar bunu mu düşünmüşüm filan değil. Günlüğe bile yazmaktan çekindiğim duygularımı hayallerimi hatırlıyorum. Ve nasıl yüz üstü kaldıklarını en çok buna kızıyorum. O satırlar değil okuduklarım. Elbette onları da okuyorum. Ama ondan fazlasını okuyorum. Düşüncelerimin, hayallerimin gerçekleşmemiş olmasına sinirleniyorum. O an ki mutluluğumun kısa süre sonra yok olmuş olmasını hatırlıyorum buna sinirleniyorum. En çok yaptığım hata, bunları hatırlamak için okuyorum. İlkokulda günlük tutuyordum. Yazılı değil, bilgisayarda. Teyzem yurt dışındaydı ona yazıyordum. Ama yine yazdığım şey gerçek bir günlük değildi. Günü gününe ne yaptığımı yazıyordum. Ne yaşadığımı değil. Çok nadir neye sevindiğimi yazıyordum, sevincimi bile tam anlamıyla ifade etmiyordum (bunların sebebini kurcalamak gerek). Ne üzüntümü ne kaygımı ne de diğer hayatımı "diş fırçalamaktan, ödev yapmaktan" daha çok etkileyen hiç bir olayı anlatmıyordum. Sebeplerini hatırlamıyorum. Anlatmak zor geldi belki de. Bir anlatmaya başlarsam, diğer olayların kurcalanacağından açığa çıkacağından korktum. Çıksaydı belki daha iyi olurdu. Hala anlatamamak en büyük derdim. Bilinsin istiyorum. Ama anlatmayı istemiyorum. Tepki verilsin istemiyorum ama tepkisiz kalınsın istemiyorum. Korkuyorum. Korkmamam gerek koca insan oldum. Ama hala yaşamıma yön veren kişi ben değilim. Hala ailemin evindeyim. Onlardan kopmadım. Kopmaktan da korkuyorum. Ama bu gerekiyor. Anlatamıyorum. Onlara asla anlatamam (yıkım olur). Onlara nedenleri açıklamadan düzgün bir şekilde ayrılamam. Bekliyorum. Sabırla değil. Eli mahkum bekliyorum. Başka çıkar yolum olmadığından zamanın geçmesini bekliyorum. Zaman hiç bir zaman iyi gelmedi. Ama elimde değil. Tek yapabileceğim beklemek.
Bilgisayarda yazardım günlüğümü, teyzeme göndermediğim başka bir günlük vardı. O biraz daha "kalktım yüzümü yıkadım"dan farklıydı. Onu gerçekten yazıyordum. Arkadaşlarımla anlaşmazlıklarımı. Öğretmenlerle. Duyduğum ama kimseye anlatamadığım olayları. Bana haksızlık yapıldığını düşündüklerimi. Ama sadece "okul" ilişkileriydi yazdıklarım. Yine ev değildi. En büyük sorunum evdeydi. Kendi kendime bile dillendirmeye korkardım. Bilgisayarda yazmamın bir sebebi vardı; parola koymak. Normal defter günlüğüm vardı. Üstelik kilitli. Ama anahtarı vardı. Anahtarı ben ne kadar saklarsam saklayayım bir şekilde ele geçecekti. Korumalı belgeleri açmak için ille de parola gerekir. Korumanın seviyeleri vardır. Klasörü tümden gizleyebilirsin. Dosyayı gizleyebilirsin. Okunabilir ama değiştirilemez yapabilirsin (salt okunur değil). İstediğin zorlukta parola koyabilirsin. Ve en önemlisi, biri defterdeki günlüğü anahtarı bulup okusa, kilitleyip yine yerli yerine bıraksa ruhun duymaz. Bilgisayardaki her dosya için son erişilme tarihi vardır, değiştirilmesi ilkokul çocukları için kolay olmayan. Biri bir şekilde tüm bu önlemleri aşıp okursa son erişim saatinden fark edersin... İşte bu kadar gizliydi benim yazdıklarım. O kadar gizliydi ki buna rağmen okunmasından korkup silmiştim dosyayı....
Bir Word belgesi bir de not defteri günlüğüm vardı. Not defteri günlüğüm işte bu bahsettiğim, okulda olanı biteni yazdığım. Word belgesi olan ise teyzeme yazdığım dandirikten şey. Ama bir şekilde abim o Word belgesini okumuştu. Hatırlamıyorum o kısımları. Sonra zaten gıcık e-kolay, copy paste yapılmış yazıların mail atarken karakterlerini düzgün göstermiyordu. Yazdıklarım okunaksız hale geliyordu. Hotmail'in popülerliğine inat almamıştım (hala var bu anti-popülarizm kokulu hareketlerim). Çok sürmedi vazgeçtim. İnternetim kısıtlıydı. 146dan mı ne bağlanıyorduk :) Haftada bir saat (şimdi düşününce oha diyorum). İnternet açıkken bir haftanın özetini çıkarıp yazmak zor oluyordu. Zaten sürekli olarak teyzemin çok iyi niyetle süper şefkatli Güzin abla tavırları sinirime dokunuyordu (hala dokunuyor). Gerçekten iyi niyetle yazıyordu ama sinir oluyordum işte. Yazmayı bıraktım teyzeme. Not defteri belgemi ise bir gün eve gelen arkadaşıma okutturmuştum çok bunalıp. Salak mıydım neydim. Yoksa iyi mi yaptım? Üzerinden çok yıllar geçti. Daha ortaokulda bile değildik. Ama hala yaptığım hareketi saçma buluyorum. Günlüktü o be? Kimse okumasın diye türlü taklalar attığım koruyor, (psikolojide böyle bir durum var, birini korumaya çalışıyorsun mesela, ama böyle takıntılı aşırı korumacı. bir gün kafayı sıyırıp kendin o koruduğun kişiye zarar veriyorsun. hatta bazen öldürüyorsun. en son csi:ny'da bunu işleyen bir bölüm vardı. çocuk babasını öldürdü. cold case'de de vardı, anne prematüre bebeğini her şeyden neredeyse onu cam fanusta büyütecek, bir gece kalkıp onu karların arasında bırakıyor, öldürüyor. sonra unutuyor tabii bunu yaptığını. ahh bak bir de "bebek" adında bir film var, tamamen bunu anlatan. filmin sonunda kadın bebeğini canlı canlı gömüyor sonra unutuyor. nerde kaldık? günlük...) o günlüğü arkadaşa bıraktım. Açtım bilgisayarı dosyayı. Onu PC’de bırakıp ben içeri geçtim çizgi film izledim. Sonra o dosyayı da uçurdum. (ben bir keresinde sinema için (!!!) senaryo yazıyordum. onu da anlatırım bir gün)
Hmm sonra ki günlüklerim; Bu bilgisayarda günlük yazarken ki var olan anahtarı günlüğüm... Baya yazdım ben ona. Saçma salak şeylerdi aslen. Yine okul arkadaş merkezli. Ama bunda hayallerimden de bahsetmiştim. Önceki günlüklerimi çok hatırlamıyorum, uçurmak işe yaramış. Ama bu günlükte neler yazdığımı çok çok iyi hatırlıyorum. Hatta hala şuan bile, başladığım ilk kelimeden itibaren yazabilirim. İşte buna sinir oluyorum. O kadar okudum ki, sonunda yırtıp atmak bile bir işe yaramadı. Hala aklımdalar. Unutayım istiyorum. Tamam belki çocukluğumu düzeltmez, onu iyi mutlu vs şeklinde hatırlamam ama sorun bu zaten "hatırlamamak istiyorum". Hiç birini. Sanki 2 yaşından 20 yaşına sıçramışım gibi olsun. Hmm... 20 sorunlu ya. 2 yaşından sonraki hiç bir şeyi hatırlamayayım. Hiç bir şeyi. Çünkü hayatıma dair ilk anılar 2 yaşımda başlıyor. Maalesef ki hafıza fil gibi. Ama hatırladıklarım güzel şeyler değiller. (aylar önce sanırım düşünmüştüm, hayatımda en mutlu olduğum an neydi? bulamadım. ağlayarak uyudum)
O günlüğü gerçekten uzun süre tutmuştum. Günlük yazmaktan nefret ede ede tutmuştum onu. Çünkü bi yerden anlatmam gerekiyordu. En basit en küçük en önemsiz dertlerimi yazmıştım. En ciddiyetten yoksun tasalarımı. En gerçekten uzak hayallerimi. Çünkü birini yazmam gerekiyordu. Yazmak rahatlatır dedikleri için yazıyordum. Sonra yazdıklarımı okuyup yine ağlıyordum. Çünkü o görünenler değildi benim yazdıklarım. Harfleri görmüyordum okurken. O zamana gidiyordum. O an ki zamanı her değişkeniyle tekrar yaşıyordum. Havanın halinden tut, o zaman ki aldığım notlara, harçlığıma, kumbaramda birikmiş parama kadar her şeyi hatırlıyordum. O ana gidiyordum resmen. Ve ben zaten o an bulunduğum zamandan mekandan kendimi tecrit edebilmek için yazıyordum gerçekte... Tekrar tekrar onu okumak beni fena halde yaralıyordu. Çünkü yazmamak, unutmak için yazmadıklarımı yazmış gibi hiç aklımdan çıkmamış gibi hatırlıyordum. Bile bile kabuk tutmuş yarayı sökmek gibi. Ne zevk veriyordu? Zevk mi veriyordu? Kendi kendine yazıp kendi kendine ağlamak? Herkesten gizli? Bak siz bilmiyorsunuz ben nelerden geçtim demek filan mıydı amacım? Bilmiyorum. Aslında aksine dikkat çekmemeye çalışıyordum. Herkes ister göz önünde olmak. Ben de istiyordum. Ama kendimi korumak için bir kenara siniyordum. Kimsenin beni anlamayacağını, beni daha fazla yaralayacaklarını düşünüyordum. Tuhaf "öngörülemez" davranışlarım yüzünden gayet dikkat çekiyordum. Bunun farkına lisede vardım. Abarttığımı veya yalan söylediğimi düşüneceklerdi. En çok yaralayanı da "bileceklerdi". Bilgiyi sevdiğim kadar korkuyorum. Bilgi güçtür benim için. Ama en cahil insanın elinde bile öldürücü bir araç. Hatta bilhassa cahil bir insanın elinde. Kendimi "cahil" insanlardan görmüyorum. Bilen kişi nasıl davranacağını bilir. Etrafımda bilgili insanlar yoktu. İçten içe kendimden bile gizli bundan korkuyordum. Yanlış davranacaklarından. Hayatımda onarılamaz izler bırakacaklarından. Farklı bir şey mi oldu? Yine zaman zaman onarılamayacağını düşündüğüm yaralarım var. Ama neyse ki bunu bilen kişi benim. Başkası değil. Aslında bilen bir kaç kişi var. Yine patladığım bir gün internetten dile getirmiştim. Fakat o kişinin ben olduğumu bilmiyorlar. Bu içimi ferahlatıyor. Bulunmak ödümü koparıyor.
Bütün bu gizlilikten sıkılıyorum bazen. Ama dediğim gibi. Belirsiz bir yere kadar sürdürmek zorundayım.
Benim bir günlüğüm daha varmış. Dershanede belki de gerçekten içimde çözemediğim sorunların olduğunu fark eden tek kişi olan rehber öğretmen, bana derdimi anlattıramayınca günlük tutturmuştu. Bir sayfa yazmışım. Tek bir sayfa. Ve sonra unutmuşum :) Tam bir yıl sonra, o sayfayı yazmamın üzerinden tam bir yıl geçtikten sonra onu buldum, tesadüfen. Nasıl aklımdan öylesine çıkabilmiş hayret ettim! İlk kez hafızam bir yerlere yazıp bıraktığım günlüğü unutmuş! (bundan bir ay kadar önce bunun ilk unutulan yazı olmadığını öğrendim. bir yerlerden bir sayfa üzerine yazılmış, ciddi kararlılığı anlatan bir iki paragraflık yazı çıktı. o daha ilginç bir konu, daha sonra anlatıcam) Tam bir yıl sonra, aynı gün başlıklı 3 buçuk sayfa yazdım :) Çok dolmuşum. Ama bu sefer bir kural koydum kendime. Asla eski sayfaları okumayacaktım. Hatta okuyamamayım diye (ben biraz bastırarak yazarım), yeni bir güne başlamak için 1 bazen 2 sayfa boşluk bıraktım. Ama ona da devam etmedim. Sadece taşıyamayacağım kadar ağır geldiğinde yazdım (insanlar en ufak tasalarını bile nasıl oluyor da büyütüp büyütüp başkalarına anlatabiliyor hayret ediyorum). Hal böyle olunca 2 ay devam edip toplamda (kaç?) 5 gün yazmış oldum. bak yine hatırlıyorum! halbuki bir kere iki kere anca okumuşumdur. ki o da parça parça)
Sonra dertmatik'i açtım. Bir gün aklıma gelen her şeyi hiç geri dönüp okumadan, hiç düzeltme yapmadan, imla yazılım takmadan ne aklıma geldiyse yazdım. Toplamda 2.5 saat aldı ama yazmam yine de. Ki hiç plansız yazmıştım. Ama maşallah, daha sonra okuduğumda baktım, giriş, gelişme, sonuç... Kompozisyon gibi çıkmış. Kendi kendimle dalga geçiyorum. Önemsemeyince küçük gözüküyor sanki... Aklımda zaten yeterince yer kaplıyor. Bir de ben büyütüp kocaman yapmayayım. Ram yetersiz kalır sonra... (bak espri yaptı)
Sonra oradan biriyle yazışmaya başladım. Biraz rahatlattı doğrusu. Ama yine gizlilik tirplerine girdim başta. Pek yazmak istemedim. Sonra kimin nesi olduğunu araştırdım :) Sanki bir şey değiştirecek. Belki de gerçekliğini araştırdım bilmiyorum. İnternet var zaten. İnternetle kardeş gibiyiz zaten. Bulmak istediğim her şeyi buldum (kendisinden de özür diliyorum. ama içim rahat etmiyordu. üstelik google dışında arama motoru kullanmadım, alengirli yollar denemedim). Karşımda kim olduğunu biraz bildiğim biri olunca daha rahat yazmaya başladım. "Kim" tam karşılamaz aslında. Gerçeklik diyelim. Yani etten kemikten bir görünüm aradım. Hani karşına birden yüzü gözü gözükmeyen biri çıksa korkar ya insan. Siluet var, surat yok. İnsan güven arıyor. O güveni yüzde arıyor. İnternet sanal. Sanallıktan şüphe ediyor insan. Karşındaki her şey olabilir. Hoş olsa ne olur? Ama içime su serpti işte...
Çok uzun yazmışım be. Ben olsam okumam bunları. Hı bir de ben öyle uzun yazılar okuyamıyorum. İlk paragraftan sonra ilgim dağılıyor. Bunu da anlatırım bir gün.
Sevdim buraya yazmayı.
6 Mayıs 2009 Çarşamba
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
2 yorum:
Uzun yazıyı okuyamayıp herşeyi ezberlemek çelişki gibi sanki biraz.
İnsanlar unutmak istedikleri şeyleri unuturlar, bilinçaltına atarlar halbüsü. Ters olmuşsun sen bir miktar.
Blog ya işte. Tadını aldın bırakamazsın şimdi. Köpeği olcaksın.
Nice blog:))
Uzun yazı okuyamam, kalın kitaplara bayılırım. İnce kitaplar çocuk kitabı gibi gelir. Hikaye severim ille roman değil. Ama hikaye derlemesi bile olacaksa kalın olmalı kitap. İnce olanı alasım okuyasım gelmiyor. O uzun yazı mevzusu farklı. Makale özellikle. Blog yazısı. Haber. Anı. Araştırma yazısı filan. Hatta gazetelerin köşe yazıları. Sırf uzun oldukları için ilgimi çekse bile okuyamıyorum. İlk paragraftan sonra bilinçli olmayarak sayfayı çevirmiş oluyorum. Sonra farkediyorum. Evet bi gariplik var. Çelişki tabii ki var. Tek çelişki bu değil zaten. Ezberlemek hafızamdan kaynaklanan bişey. Bir kere okusam bile yeterli ezberlemem için. Fakat ben inatla bildiğim cümleleri tekrar tekrar binlerce kez okudum. Tuhaftı işte. Nedendi niyeydi bilmiyorum.
Unutmak istediğim şeyleri unutamıyorum. Demiştim bi ara, bir iki yıllık boşluk var zihnimde diye. Kötü olanlar hariç herşeyi ve herkesi unutmuşum. O yıl tanıştığım kişiler. Sevindiğim olaylar. Sevmiyorum bu huyumu. Hatta bir yıl boyunca aynı sırayı paylaştığım kişiyi bile unutmuştum...
Blogun tadını aldım. Kenara büssürü taslak bıraktım şimdiden. Zaman zaman yayınlayacağım.
Yorum Gönder