17 Mayıs 2009 Pazar

Ode to my "ninem"

Nermin Bezmen'in Sır adlı kitabına başladım. Kitapda daha 5 sayfa okumuştum daha fazla okuyasım gelmedi. Sarmadığından değil, başka düşüncelere boğuldum.

Kitap Hüma Hanım'ın ölümüyle başlıyor. Sonra anlatıyor bu Hüma Hanım kimdir, nasıl biridir. Merakımı cezbetti, ama nasıl biridir kısmına gelince kafamı bi türlü veremedim. Hüma Hanım 96. yaş gününde vafat ediyor. Yakın tarihde 100+ yaşındaki ninem vefat etmişti, sürekli onu hatırladım. Hiç iyi hatırlamadım. Ölünün arkasından konuşulmaz ama, aklımdakileri çıkarmadıkça o kitaba devam edemem.

Bu Hüma Hanım benim ninemin tam tersi bi kadın. Anladığım kadarıyla Cumhuriyet kadını. 1991 yılında 96 yaşında ölüyor. Yani Cumhuriyet'te değil Osmanlı'da doğuyor. Ama tam anlamıyla modern biri oluyor. Neyse, kitabı fazla okumadığımdan sadece ilk 10-20 sayfada anlatılanlarla tarif edicem.

Çok tatlı melek bir kadınmış. Torunlarıyla iletişimi kuşak farkına rağmen iyiymiş. Onu severlermiş. Ciddi anlamda. Benim ninemi seven biri pek bilmiyorum. Sadece saygı duydular, büyükleri olduğu için. Sevgi değil.

Hüma Hanım son doğumgünü tüm ailesiyle geçirmek istiyor onlara yemekler hazırlıyor. Kimsenin yardım etmesini istemiyor. Kuş sütü eksik bir tek. Ninem asla torunlarıyla aynı sofraya oturmadı. Hatta torun çocuklarıyla. Hiç bir zaman. Her zaman kendi odasında yedi. Asla torunlarına süt içirtmedi. Ziyan olarak gördü. İnek sağıp, evdeki çocuklara vermek yerine dışarı sattı, parasını kendine sakladı. Bırak sütü, eve gelen şekeri unu bile dışarı satarmış, parasını kendine ayırırmış. El işleri filan yapıp onları dışarı satarmış, eve hiç para ayırmazmış. Annenem büyükbabam ve çocukları hep beraber ninemle kalıyormuş. Ev kalabalık yani. Büyükbabam yurtdışında çalışıyor. Para gönderiyor göndermesine de, işçi zaten, çok yapabildiği bişey yok. Ninemin kardeşi, çocuklara süt getiremediği için, ceplerine şeker doldururmuş. Bildiğin toz şeker. Suya karıştırıp içsinler. Süt yerine geçmez ama, onlarında varlığı iyi değilmiş zaten. Şekeri bile eve gizli gizli getirirmiş, ablası farketmesin diye. Ölünün arkasından konuşulmaz, ben yazıyorum. Oraya her gittiğimizde ıhlamurların açma zamanı oluyordu. Koca ağaç. Asla ıhlamur toplattırmazdı. Kendi toplardı. Birazını kendine ayırır, kalanını dışarı satardı. Babam o uyurken filan gizli gizli çıkardı ağaca, toplardı. Ninem uyanır görürdü, "çok toplama" derdi. Hep böyle biriydi. Sanki parayı kefeninin içine sokucak, büyükbabam karşılıyor her şeyini (tek erkek çocuk ya). Yine de böyle bir hanım efendiydi.

Hüma Hanım çok anlayışlı biriymiş. Başkalarının dertlerini dinler, kendinden çok onları düşünürmüş. Ninem hasta numarası yapardı. Sadece oğluna değil bize bile :) Hatırlıyorum. Bi gün, ev bayaa büyük, koridor uzun. Koridorun ortasında perde var. Ev iki bölümlük, ön bölüm misafirlik, mutfak filan, arka bölüm yatak odaları, banyo filan. Ninemin ben bildim bileli bastonu var. Kullanmaya ihtiyaç duyduğundan değil :) Bi gün böyle parmak uçlarında koşmayı severdim, koşa koşa geldim, perdeyi açtım. Bi baktım ninem yürüyor! "Aa! ninem yü..!" dedim. Hemen bastona davrandı. Bastonla yürümeye başladı :) Ah çok komikti. Bi keresinde odaların birindeydim. Kapı aralıktı. Ninemle odalar karşılıklı. Ninem kapıdan çıktı, yürüyerek, topallamadan, sonra beni gördü, içeri girdi bastonu aldı devam etti :) Çok kez oldu böyle şeyler. Bi keresinde sevinçle salona girdim, herkes, ninem hariç, salonda olurdu. Sevinçle "ninemi yürürken gördüm!" dedim. Hani topal biliyorum ya onu. Ufak teyzem, bekar olduğundan onlarla kalıyordu, dedi "Onun yürümesi kimse yokken" :) Benim için eğlenceydi ninemi yürürken yakalamak. Hiç kızmazdı. Kızabileceği bişey değildi :) Farketmemiş takliti yapardı. Beni gördüğünde hemen topallamaya başlardı :) Çok komikti gerçekten. Bir de gelinini bana böyle böyle yaptı dermiş, oğluna geçermiş. Neyse ki büyükbabam hiç kulak asmamış. Bir de assaymış daha fena olurmuş.

Hüma Hanım, çok sağlıklıymış, hiç gripten ciddi hastalık geçirmemiş. Ninem de öksürse doktor çağırırdı EVE! Hastaneye gitmezdi. Bir tane doktoru vardı. Bir tek ona inanırdı. O demeliydi hasta değilsin diye. Onun çalıştığı hastaneye bile gitmezdi. Ha, böyle hapşırığa doktor çağıran biri olduğundan, pimpirikli biri olduğu sanılmasın! Sadece kendine geçerli o pimpiriği. Gelininin hiçbir doğumunda hastaneye gitmesine izin vermemiş. Gelini hiçbir zaman düzgün bir doğum yapmamış. Gelini her zaman doğumdan sonra bazen bebekle, bebek iyiyse yalnız, hastaneye "kaçırılarak" götürülmüş. Annem hatırlıyor bi tanesini. Annanem fenalaşmış, kendisi çocuk, babanesi hastaneye göndermiyor, evde başka kardeşleri var kendinden küçük, babası yurtdışında, amcalarına gitmiş babanesinden kaçarak. Amcaları gerçek amcaları değil. Tam olarak nesi olduğunu hala çözemiyorum :) Karışık geliyor neyse, demiş böyle böyle. Amcaları, akşam saati, gelmiş evin önüne, sessizce, ninemin yatmasını beklemişler. Evin önünde salon, pencereler boydan boya. Pencerenin altına gelip, annenemi pencereden çıkarmışlar dışarıya. Hastaneye "kaçırmışlar". Böylesine "sağlığa düşkün" birinden söz ediyoruz. Öyle ki, 9-10 aylık torunu, üstelik erkek (kendisinin erkek çocuklara düşkünlüğü vardır), yere düşmüş kucaktayken hastalanmış. Gitmesine izin vermemiş doktora. 2 ay hasta hasta yaşamış, sonra ölmüş. Torunlarının sağlığına süper düşkünmüş yani. Hayatı boyunca böyleydi.

Hüma Hanım giydiğine dikkat edermiş, yemesine içmesine, 95 yaşındaymış ama, daha gençmiş gibi davranır, düşünür, giyinirmiş. Daha genç derken çocukça değil, olgun ama yaşlı değil. Ninem pek bakmazdı giyinişine filan. Ona bişey diyemem. Ama torunlarının giyinişine karışırdı. Hatta benim!! 10 yaşımdayken unutmuyorum, namaz kılmaya başlayıp KAPANAYIM(!!!) diye etek, seccade ve baş örtüsü vermişti!!! O günden sonra onu pek sevmedim. O yaşlarda tabii ki nasıl biri olduğunu anlamıyordum. Ne kadar aksi olduğunu filan. Yaşlı biri diyordum. Zaten yüzünü pek görüyor değildim. Beni babanemin adıyla çağırırdı severdim. Babanem daha babam küçükken ölmüş. Onu hiç görmedim. Ona benziyormuşum. Bunu herkes söylüyor zaten. Ninem babanemi tanıyormuş: Arkadaşmış onlar, evlenene kadar aynı köydeymişler. O yüzden bana Alakasiz yerine babanemmiş gibi davranmasını severdim. Ama kapalılığa karşıydım. Binbir türlü sebeplerden. Ağzıma almazdım tabii, bütün ailem nerdeyse kapalı, annem dahil, ama o günlerden, okuldan gelme bişey. Neyse, o başörtüyü gördükten sonra ninem benim için bitti. Sadece büyüğüm olduğu için zoraki bir saygı duydum. Ha anneme dedim bu arada, bunları verdi diye. Annem dedi ki "elbette büyüynce kapanıcaksın, okulu bitirdiğinde". Bi sinirlendim bi sinirlendim. Fıttırdım resmen. Okul lafı üniversite anlamında kullanılmıştı neyse ki. Giysiyi geçtik, doktor yasaklamıştı kaymak yemeyi, dolaptan gizli gizli kaymak aşırırdı, sonra akşama doktor getirin! Yeme deyince kızardı filan. Çok aksiydi be...

Hüma Hanım ailesini düşünen biri sanırım. Özellikle de seven. Ninem görümcesinin çocuğu olmuyor diye, kocasının isteğiyle, en küçük kızını görümcesine evlatlık vermiş?!! Üstelik kızı 5 yaşındaymış. Hoş daha büyük veya küçük bir fark olmazdı. Halam, kızı, hala hatırlıyor verildiği günü. Belki de onun için iyi olmuştur. Annesinden ayrı büyüdü. Annesi olmadığını bildiği halasına anne dedi, ama, annesinin elinde kalsaydı ilkokulu bile bitiremezdi, hatta gidemezdi bile...

En çok şaştığım şeylerden biri, Hüma Hanım ailesine mektup bırakıyor. Mektup yazıyor, kendi eliyle, hatta birde defter bırakıyor. Günlük gibi bişey herhalde. Yazı yazmasını biliyor?! 95 yaşında yazı yazmasını biliyor. Cumhuriyette doğmamış. Osmanlıda doğmuş, 1895'te filan. Ve Türkçe yazı yazmasını biliyor Latin harfleriyle. Gerçekten tuhafıma gitti. Tabii, o sanırım İstanbul insanı. Paşa babası filan vardır kesin :) Bilmiyorum. Yazı yazdığını öğrendiğimde doğduğu yılı hesapladım filan. Babanem yazı yazmayı bilmiyor. Hatta oğlu dahil kimseyi okula göndermemiş. Torunlarına bile karışmış. Neyse ki erkek torunlarının okumasına izin vermiş. Haa dur, büyükbabamı okutmuş, öğretmen lisesini kazanmış. O zamanlar onların orda öğretmen lisesi yokmuş, başka şehre gitmesi gerekiyormuş. Tek oğlan diye göndermemişler... Annem ilkokul mezunu, ortaokula yazılcağı gün ninem büyükbabama, "sana hakkımı helal etmem" demiş. Kimin hakkı kimde kaldı çözemiyorum şimdi. Annemden sonra diğer teyzeme karışmış. Ama o ortaokulu bitirebilmiş neyse ki. Ondan küçük teyzem (aile büyük :)), lisede kendisi bırakmış, okumamış. Büyükübabam okuması için yalvarmış, gitmemiş. En küçük teyzem masterını yurtdışında yaptı :). Ona hiç dokunamadı ninem :). Büyükbabam okumayan kızlarını kurslara göndermiş. Pratik meslekler edinsinler diye. Annemin dikiş hocalığı var mesela. Ama tayini çok uzağa çıktığı için göndermemişler. Hala annemin okumamış olduğunu söylemek zor gelir bana. Utanılcak bişeymiş gibi. Lisede bile, hani anket yaparlar ya, secereni sorarlar, annenin ve babanın öğrenim durumu, en azından "lise" yazmak isterdim. yazılacak kısmı parmağımla kapatırdım kimse görmesin diye. Utanırdım basbaya. İlkokulda çok sıkılırdım annen baban okumamış mı laflarından. Okutmamışlar deyince ailesi süper gerikafalı oluyormuş gibime geliyordu. Biliyorum büyükbabamı. Öyle biri değil. Tüm bunlar yüzünden Hüma hanımın o yaşta okuma yazma bilmesine şaşırmıştım.

Hüma Hanım, 96 yaşına rağmen, gayet akıllı bir kadın olarak kalmış. Ninem son 4 yılda tamamen aklını kaybetmişti. Son 2 yıldır yatalaktı, sevmediği torunlarının annesi, beğenmediği gelini annanem, tüm evlilik hayatı boyunca onunla aynı evde yaşadı. Bunadığı zaman, kendisi de yaşlı olmasına rağmen ona baktı. Onu yıkadı, altını bezledi. Hüma Hanım gayet güzel bi şekilde öldü. Kimseye muhtaç olmadan. Kimseyi yıllarca ölümünü beklettirmeden. Yaklaşık 7 yıl önce doktor bir kaç ay ömrü kaldı demişti nineme. Çocukluğumdan beri her yıl düzenli olarak, "Babaneniz kötüleşti, cenazesine gelmek zorunda kalabilirsiniz" telefonları geliyordu. Hüma Hanımın öldüğüne kimse inanmak istemedi. Ninemin yaşadığına inanmak zordu. Eminim kimse Hüma Hanım ölsün artık, dememiştir, aklından dahi geçirmemiştir. Valla ne yalan söyleyeyim. Çocukluğumdan beri ne zaman ölcek ninem diyorum içimden. Sevilen biri değildi. Hele ki, annemi asla sevmemiş, annaneme eziyet etmiş biri için "Allah uzun ömürler versin" demek, benim için duygusuz bir cümleydi. Tabii dışından söyleyemezsin bunu ayıp. Ne çok nefret ediyormuşum kadından. Töbe töbe. Tuhaf.

Hüma Hanımı özlerlermiş, yaşlı, ziyaret edilmesi gereken bir büyük olarak düşünmezlermiş onu. Bizim aile bayaa kalabalık, ama çocukları haricinde kimsenin "ninemi/babanemi/annanemi özledim, onu görmeye gitmeliyim" dediğini hatırlamıyorum. Ziyarete gidilmesi gereken yaşlı kimse olarak görülüyordu. Tabii, insanın kendini sevdirmesi gerek özlenmesi için. Ölünün arkasından konuşmuyorum ki? Yine de, her ne kadar ... (kötü bişey demek istemedim, aksi diyelim) birisi olsa bile, cenazesi kalabalıkmış. Aile kalabalık, hastalık/cenaze olduğunda herkes gider. Belki o yüzden kalabalıktı.

Ninem hakkında iyi hatırladığım tek şey, beni babanemin adıyla çağırıp saçımı okşamasıydı. Ailedeki tek saç rengimi seven kadındı. Ha bi de mas mavi gözlerini severdim.

Mekanı cennet olsun... ?? Neyse.

Hiç yorum yok: